İNSAN HAKLARI MI? SANIĞIN HAKLARI MI ? 10.10.2011 | ÇEVRE MAKALELERİ

Avukat Güneş GÜRSELER
 
 
                     Türkiye, son birkaç yıldır yoğun bir insan hakları tartışmasını yaşıyor. Ancak dikkat edilirse, tartışmanın sadece “sanığın hakları” boyutunda kaldığı; hakkında suç isnadında bulunulan kişinin devlet, toplum ve medya karşısında korunmasına yönelik hakların tartışıldığı görülmektedir. Böylesi bir tartışma kuşkusuz gereklidir ve hukuk sistemimizin bu alandaki eksikleri çağdaş gereksinmeler ışığında giderilmelidir. Eleştirdiğimiz bu tartışmanın, insan haklarını “sanığın hakları” anlamıyla sınırlayan darlıkta yapılmasıdır. İnsan hakları, bu denli dar bir alana sıkıştırılamaz. Sanık durumunda olan kadar, olmayanların da haklarının gelişme ve gerçekleşme ortamının yaratılması gereklidir.
                     İnsan hakları, bütün insanlara, insan olmalarından dolayı tanınması gereken haklar bütünüdür. Bu bütün içinde en temel insan hakkı, “yaşama hakkı” ya da “varolma hakkı”dır. II. Dünya savaşından sonra hakların evrimi değişik bir ivme kazanmıştır. İnsan hakları, sadece devletin karışamayacağı bir alanı ifade eden “temel hak ve özgürlükler” ile borçlusu devlet olan “toplumsal ve kültürel haklar” içermektedir. Anayasalarda hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünden söz edilmesi ya da bunların güvence altına alınma çabaları, en temel insan haklarından birisi olan yaşama hakkının güvenceye alınmasını sağlayamamaktadır. Görmezlikten gelinen; temel hak ve özgürlükler ile ekonomik ve sosyal haklar bütününün insanın yaşama, varolma, varlığını ve soyunu sürdürme hakkının güvencesi olduğu gerçeğidir. Bu nedenle insan haklarının gelişmesi ve demokratikleşme yolundaki tartışmalar ve çabaların “sanığın hakları” ya da birinci ve ikinci kuşak insan hakları düzeyinde sınırlı kalmaması bugünkü ve gelecek kuşakların yaşama haklarını güvence altına alan yeni bir anlayışın yaşama geçirilmesi gerekmektedir.
                    Oysa, insanlığı varlığını sürdürebilmesi, çevre hakkının önümüzdeki on yıllarda bir insan hakkı olarak geliştirilmesi ve güvence mekanizmalarının tam olarak gerçekleşmesine bağlıdır.
                     İnsan hakları felsefesinin gelişimi sürecinde “Dayanışma Hakları” olarak nitelenen üçüncü kuşak insan hakları içinde bulunan çevre hakkı, insan hakları bütünü içinde temel bir hak statüsü olan yaşama hakkının bir uzantısıdır. Dayanışma hakları devletin, kamu-özel sektör kuruluşlarının bireylerin ve toplumdaki diğer grupların tümünün ortak çabası ile gerçekleşebilir.
                     Gerçekleşmeleri toplumun bütün kesimlerinin çabalarını bağlı olduğu ve dayanışma felsefesinin ağırlığı hissedildiği için bu haklar dayanışma hakları olarak isimlendirilmiştir. Dayanışma hakları, günümüzde Barış Hakkı, Kalkınma(gelişme) Hakkı, Çevre Hakkı ve İnsanlığın Ortak Mirasından Yararlanma Hakkını içermektir. Dayanışma hakları toplumun tüm aktörlerini ilgilendirdiği gibi, hakkın konusu da bireyden öteye halktır.
                      Bu değerlendirme içinde çevre hakkı, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ve insancıl yaşama koşullarını tehdit eden her türlü çevre sorununa ve çevre sorununun kaynağına karşı direnme hakkını içermektedir.
                      Çevre hakkı Türkiye’de henüz bir insan hakkı boyutu ile gündemde değildir. Ülkemizde insan hakları değerlendirmeleri, arayışı ve tartışmaları henüz bu içeriği kazanamamıştır.
                      Gelişen özgürlük anlayışı içinde çevre hakkı, bazı önemli haklarla çatışan ve onları sınırlayan bir niteliğe kavuşmuştur. Çevre hakkı mülkiyet hakkının kabul edilebilir gerçek sınırını oluşturmaktadır. Günümüz ekonomisinde devlet müdahalesinin yeri gittikçe azalırken, çevre hakkının kamu yararına sınırladığı hak sayısı artmaktadır. Serbest piyasada devlet müdahalesi zayıflarken “çevre”nin müdahalesi ve “çevre hakkı”nın baskısı artma eğilimi göstermektedir.
                Türkiye henüz çevre hakkını insan hakkı boyutu ile değerlendiremediği için mülkiyet hakkının, en verimli tarım toprağına otomobil fabrikası kuran, kıyıları yağmalayan, orman alanlarını talan eden, havayı ve suyu kirleten biçimde kullanılmasının önüne geçememektedir.
                Çok değil, on beş yıl öncesinin temiz Marmara Denizinde yüzebilmek, 125 tür balığından tadabilmek bir insan hakkı, bugün 15 yaşında olanların Marmara Denizini açık fosseptik olarak tanıyabilmeleri ise insan hakları ihlali değil midir?
                Son yirmi yılda hızla yaşanan çevre bozulmasında bir katkısı olmayan bugünkü genç neslin ve onlardan sonraki nesillerin yaşama hakkını, varolma hakkını savunması gerekenler, bu sorumluluğu taşıyanlar nerede?
                İnsan haklarının değerlendirilmesinde artık bu düzeye gelmek durumundayız.çevre hakkından yararlananlar yalnızca bugünkü kuşaklar değildir. Sağlıklı ve dengeli bir çevre bugünkü kuşakları ilgilendirdiği kadar hatta daha da fazla gelecek kuşakları ilgilendirmektedir.
Arena Yazılım Web Çözümleri