TÜRKİYE'DE ÇEVRE HUKUKU ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME 10.10.2011 | ÇEVRE MAKALELERİ

GİRİŞ:
 
                          19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda artarak devam eden teknolojik gelişme ve hızlı nüfus artışının çevre üzerindeki etkileri olumsuzdur. Hava, toprak ve su kirliliğinin insan sağlığını tehdit eder boyutlara yükselmesi, hayvan ve bitki türlerinin nesillerinin tükenmeye yüz tutması, orman alanlarının daralması, çölleşme, erozyon, ozon tabakasının delinmesi, sera etkisi ve iklim değişikliği gibi küresel sorunların ortaya çıkması bu olumsuzlukların başında gelmektedir.
                    1950'li yıllardan başlayarak yaşanan ciddi çevre sorunları çevre korunmasında dünya çapında çözüm arayışlarına ve işbirliğine yol açmıştır. Bir grup sanayici ve iş adamının 1968'de kurmuş olduğu Roma Kulübü'nün "Sıfır Büyüme" önerisiyle başlatabileceğimiz çevre duyarlılığı örnekleri, 1972'de Stockholm'de düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı ile sağlıklı bir temele oturtulmuştur. Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Geleceğimiz raporu ile 1992'de Stockholm Konferansının devamı olarak düzenlenen Rio Zirvesi de çevre duyarlılığının evrensel tohumlarını ekmesi ve getirdiği yeni ilkeler açısından son derece yararlı olmuştur.
                   Çevre sorunlarının kazandığı boyutlara koşut olarak yeni bir hukuk dalı da bir yandan çevresel değerlere hukuki güvence kazandırma yoluyla çevreyi koruma, öte yandan somut çevre sorunlarının çözümünde hukuki dayanak oluşturma yoluyla gelişmektedir. Çevreye ilişkin değerleri güvence altına alan hukuksal düzenlemeler çevre hukukunu doğurmuştur. Bu nedenle çevre hukuku, çevre değerlerinin hukuksal güvencelere bağlanmasıyla uğraşan bir hukuk dalı olarak tanımlanabilir. Çevre sözcüğünün belirsizliği nedeniyle çevre hukukunda sınır çizme zorlukları olduğu görülmektedir. Bu amaçla doğal ve yapay çevreyi içine alan bir tanım yaparak, çevre hukukunu, insanın doğal ve yapay çevresini oluşturan bileşenleri koruyan, geliştiren ve onların hukuksal durumlarını düzenleyen hukuk dalı olarak tanımlayabiliriz.(1)
 
 
ÇEVRE HUKUKUNUN GELİŞİMİ
 
                    Çevresel değerlere hukuki güvence kazandırma çabaları, gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde, 20. yüzyılda yoğunlaşmış, ulusal düzeyde çıkarılan yasalar da 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren yaygınlık kazanmaya başlamıştır. İngiltere'de 1956 Temiz Hava Yasası; F.Almanya'da 1957 Su Kirliliği ve 1973 Hava Kirliliği Yasası; Bulgaristan'da 1963 Hava, Su ve Toprağın Kirlenmesini Önleme
Yasası; Belçika'da 1964 Temiz Hava Yasası; Japonya'da 1967 Çevre Kirliliği Kontrol Yasası; 1973'de Polonya ve 1976'da Finlandiya'da Su Kirliliği Önleme Yasaları; 1964'de İsveç, 1970'de Norveç ve 1972'de Danimarka'da çıkarılan Doğayı Koruma Yasaları çevre sorunlarına karşı benimsenen yasalar olarak ulusal düzeydeki çevre hukukunun kaynakları olarak sayılabilir. Bu düzenlemeler ile çevreyi korumak insanlar için bir ödev olarak öngörülmüştür.
                        Roma hukukunda komşunun havasının kirletilmesinin önlenmesine ilişkin özel kuralları ya da İngiltere'de 1306'da çıkarılan kömürün açık ocaklarda yakılmasının yasaklanmasına ilişkin Kral Fermanı gibi çevrenin hukuksal yönde korunmasıyla ilgili çeşitli örnekler bulunmasına karşın, bağımsız bir disiplin olarak çevre hukukunun 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığını görüyoruz. Çevre sorunlarının bugünkü boyutlara ulaşmadığı dönemlerde çevre ile ilişkiler komşuluk ilişkileri biçiminde algılanmıştır. Bu biçimiyle çevre sorunları, Türk Medeni Kanununda da (m. 661) yer almıştır. Zaman içinde bu düzenlemelerin yetersizliği ortaya çıkmış ve bağımsız bir disiplin olarak çevre hukukunun   doğuşu gündeme gelmiştir.
                    Çevre hukuku bir disiplin olarak yeni ortaya çıkıyorsa da 18. yüzyıldan bu yana çeşitli çevre değerlerinin (ormanlar ve kültür varlıkları gibi) kolluk güçleri kanalıyla korunduğu, çevre sağlığına yönelik düzenlemelerin bulunduğu, toprak kullanımına imar mevzuatlarıyla sınırlamalar getirildiği bilinmektedir. Bu düzenlemeler de çevre hukukunun gelişiminde itici güçler olmuşlardır.
    
 
               Uluslararası hukukun çevreye ilişkin alanları düzenleme gayreti içinde olması da çevre hukukunun pozitif bir hukuk dalı olarak ortaya çıkmasını desteklemiştir.
                    Uluslararası toplum anlayışında ortaya çıkan değişiklikler sonucunda uluslararası hukukun çevre konusundaki gelişimini üç konuda görebiliriz:
                        1. Uluslararası sorumluluk konusu;
                        2.Uluslararası alanların yönetim rejimlerine ilişkin düzenlemeler konusu;
                        3. Devletlerin kendi ülkelerindeki çevrenin öteki ülkelerin çevresi ile bağımlılığı konusu.
                        Bu üç konudaki gelişim de kendi içinde sürmektedir. Örneğin, uluslararası sorumluluk konusunda üçlü bir aşama izlenmiştir. İlk aşamada, devletlerin sorumluluğunda kasıt koşulunun aranması kabul edilmiş daha sonra kusurun varlığı yeterli görülmüş son aşamada ise hukuka aykırı her davranışın devletler açısından sorumluluk doğurması kabul edilmiştir.
                     Bu anlamda oluşmakta olan uluslararası çevre hukuku, ulusal çevre hukukundan daha büyük bir hızla gelişmekte, küresel bir çevre hukuku ortaya çıkmaktadır. Bu gelişmeyi sağlayan yeni kaynaklar arasında çevrenin korunması amacını güden uluslararası sözleşmeleri, uluslararası örf hukukunu ve AT-OECD gibi uluslararası örgütlerin kararlarını sayabiliriz. Uluslararası topluluğun ortak iradesini yansıtan sözleşme ve etkinlikler de ön plana çıkarak çevre hukukuna katkılar yapmaktadır. Ayrıca, çevreyle ilgili bir çok etkinliğin de çevre hukukunun gelişimine moral katkısı olmuştur. "Bunlara karşılık henüz uluslararası düzeyde çevreye ilişkin bir hakkın garanti edilmesi söz konusu değildir." (2)
                                  
 
 
ÇEVRE HUKUKUNUN TEMEL ÖZELLİKLERİ VE İLKELERİ
 
 
                     Çevre, günümüzde bütün ilim dalları ile ilgilidir. Özellikle de hukuk biliminin ve uygulamasının önemli konularından birini oluşturmaktadır. Çevre hukuku da diğer bir çok hukuk branşları ile ilişkili, yeni gelişmekte olan bir hukuk disiplinidir. Artık, çevre sorunlarına Medeni Hukuk çerçevesinde "komşuluk hukuku" ilişkileri biçiminde yaklaşmak yeterli olmamaktadır. Bunu dikkate alarak çevre hukukunun özelliklerini ve bunlardan yola çıkarak temel ilkelerini saptayabiliriz.
 
Temel Özellikler
 
               Çevre hukuku, toplumun tüm aktörlerini (devlet, kamusal-özel kuruluşlar, yerel yönetimler, bireyler) ilgilendiren toplumsal bir hukuktur. Bu yönüyle dinamik bir hukuk dalıdır.
                Çevre toplumsal değişmelerle yakından ilgilidir. Bu açıdan kamu hukuku- özel hukuk ayırımını aşan "karma bir karaktere" sahip bir konumdadır. Ancak, çevre sorunları kamusal nitelik taşıdıklarından ve devletin aktif müdahalesini zorunlu kıldıklarından kamu hukuku özelliği özel hukuk özelliğinden daha ağır basmaktadır. 
                  Çevre hukukunda dayanışma felsefesinin ağırlığı hissedilir.Toplumdaki tüm taraflar açısından olduğu kadar, bütün insanlık açısından da dayanışmayı gerekli kılan bir alanı düzenlemektedir.
                     Hukukun konusunu insan oluşturur. Çevre hukukunda ise insana karşı canlıları ve doğayı koruma anlayışı da egemendir. Ayrıca, gelecek kuşaklar da hakkın konusunu oluşturmaktadır.
                Çevrenin sınır tanımaz niteliği, çevre hukukuna da yansımaktadır. Hava ve su kirliliği başta olmak üzere çevresel değerlerin sınırlarının çizilememesi sorunları sınırötesi bir kimliğe büründürmekte ve çevre hukukuna uluslararası nitelik kazandırmaktadır.
                        Çevre hukuku bilimsel gelişmelerle çok yakından ilgilidir. Çevre tahribatının ve derecesinin anlaşılabilmesi ve çevre standartlarının belirlenmesi teknolojik gelişmenin yarattığı olanaklarla gerçekleşebilir.
 
Temel İlkeler
 
                        Çevre hukukunda, çevreye zarardan sorumluluk "KUSURSUZ SORUMLULUK" olmalı, kirletenlerin sorumluluğu da "KİRLETEN ÖDER" ilkesine göre düzenlenmelidir. "Kirleten Öder" ilkesi, oluşmuş kirliliğin kirleticiye ödettirilmesiyle sınırlı kalmayıp kirliliğin oluşumunu engelleyen önlemleri alma sorumluluğunu da kapsayacak biçimde yorumlanmalıdır.
                        Çevre hukukunun dayanması gereken en temel ilke ise "ÖNLEYİCİ YAKLAŞIM" olmalıdır. Çevreyi kirletenlerin kirlenmeden sorumlu tutulmaları ve meydana gelmiş kirliliğin giderilmesi son derece önemli bir gerekliliktir. Ancak, temel hedef çevrenin kirletilmesinin önlenmesi olmalıdır. Daha açık bir anlatımla çevre hukukunun temel yaklaşımı, çevre sorunlarını ortaya çıkmadan engellemeyi ve yatırım öncesi çevre duyarlılığını geliştirmeyi hedefleyen bir doğrultuda olmalıdır.
                        Çevre her sektör ile ilişki içinde olduğundan çevre mevzuatının sektörler arası ve geniş kapsamlı olması zorunludur. Bu durum çevre mevzuatının geniş ve karmaşık olması sonucunu doğurmuştur. Karmaşık mevzuat da "yetkili merci" sorununu sık sık ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda çevre mevzuatının koruma ve geliştirmeye yönelik bölümünün tek bir yasada toplanması ve yetki karmaşasına yol açmadan düzenlenmesi en önemli çözüm önerilerinden birisini oluşturmaktadır. Bu yasanın çerçeve bir yasa olması ve yönetmeliklere atıf yaparak geniş bir alanı düzenlemesi gerekir. Çevreyle ilgili olan ancak çevre değerlerinin işletilmesini hedefleyen, kültür varlıklarının, ormanların korunması gibi konular ise ayrı yasalarda düzenlenmelidir.
                        Çevre konusunda çıkar çelişkileri ön plandadır. Bu çıkar çatışmalarını kamu yararını esas alarak önlemeye ve dengelemeye çalışmak çevre hukukunun görevi olmalıdır.
                        Çevre hukukunun uluslararası niteliğini daha ileri yaklaşımlara taşımak gerekir. Dünyayı tek bir ekosistem olarak düşündüğümüzde, çevre hukukunun da küresel sorunlara karşı küresel çözümler üretebilmesinin önündeki engelleri kaldırmamızın gereği ortaya çıkar. Bu doğrultuda egemenlik alanlarının daraltılması geleceğin hukuk gündeminde ilk sırada olacaktır.
                        Çevre hukukunun dayanması gereken en temel ilkelerden birisi de yaklaşım sorunuyla ilgilidir. Çevre hukukunun yaklaşımı insan merkezli olmamalıdır. İnsanı veri alan ve üstün tutan bir anlayışın çevreyi koruması düşünülemez. Çevre hukukunun yaklaşımı, çevre değerlerini ve bütün canlıları merkez alan çağdaş bir bakış ve yorum olmalıdır.
                        Yeni Yüzyıl'da "İnsan Hakları" sorununu yeniden sorgulamak ve çağın gereklerine göre yeniden yorumlamak gerekmektedir. "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin "her insan" diyerek başlaması her ne kadar övünülecek yanını oluşturur ise de , "yalnızca insanlar" ya da "sırf insan" biçiminde düşünmesi zayıf noktasını teşkil etmektedir. Nihai bilançoda, "dünyanın" da hesaba dahil edildiği bir mizan çıkarılması henüz tam olarak yapılmamıştır. Unutmamak gerekir ki, nesneler de, sahiplenmenin basit, edilgen süjeleri değildir. Ne var ki, hukuk, insanlar arasındaki istismarcı asalaklığı sınırlamaya çalışırken, "şeylerin" üzerindeki aynı tür faaliyetlerden söz etmiyor. Eğer nesnelerin kendileri de hukuk özneleri haline gelirse; işte o zaman terazi bir dengeye doğru yönelir."(3)
           
 
           
ÇEVRE HAKKI ve TÜRK ÇEVRE MEVZUATI
 
 
                        Çevre hukukunun gelişimi ve çevresel değerlere hukuksal güvenceler kazandırılması yolundaki örneklerin yaygınlaşmasıyla birlikte, çevre insan hakları felsefesi alanında tartışılmaya başlamış ve ÜÇÜNCÜ KUŞAK İNSAN HAKLARI ya da DAYANIŞMA HAKLARI çerçevesinde değerlendirilen "çevre hakkı" gündeme gelmiştir. UNESCO'nun da insan hakkı olarak kabul ettiği "çevre hakkı", üçüncü kuşak insan hakları listesine eklenmiştir. Bu kuşak insan hakları içinde BARIŞ HAKKI, GELİŞME (KALKINMA) HAKKI, İNSANLIĞIN ORTAK MİRASINDAN YARARLANMA HAKKI ile birlikte değerlendirilmektedir.(4)
                        "Hakları bu şekilde kuşaklara ayırmak sadece kronolojik bir anlam taşıyabilir; insan haklarının gerçekte bir bütün oluşturduğu açıktır. Nitekim 1968 tarihli Tahran Bildirgesi (m. 13) hak ve hürriyetlerin bölünmezlik ve birbirine bağlılık niteliğini şu şekilde ifade etmiştir: "İnsan hakları ve temel özgürlükler bölünmez olduğundan, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar tanınmaksızın, kişi hakları ve siyasal hakların tam olarak gerçekleşmesi mümkün değildir". Hatta denilebilir ki , çevre hakkı, tüm hak ve hürriyetlerin varlık ve geçerlik şartıdır. Çünkü, "Çevre" tüm hakların kullanılabileceği mekanı oluşturduğundan, bu mekanın güvence altına alınması diğer hakların içinde kullanılabileceği ortamın da güvenceye kavuşturulması anlamına gelir."(5)
 
                        1970'li yıllardan başlayarak çeşitli çevresel faaliyetler içinde olan ülkemizde yasal düzenleme boyutundaki ilk ve en önemli adım 1982 yılında Anayasamıza, "Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler" bölümünde 56. madde ile çevre hakkı konularak atılmış ve çevre hakkı anayasal düzenleme ile Türk hukukuna girmiş, anayasal kurum olarak da "Çevre Koruması" kavramı getirilmiştir.(6) Bu madde: "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir." hükmünü içermektedir. Böylelikle 1982 Anayasası hem koruma ödevi yükleyen ve hem de insan hakkı olarak düzenleme yapan anayasalar arasında yerini almıştır.(7)
                        Anayasamızda sosyal haklar arasında yer alan çevre hakkı; "Her şeyden önce, sosyal bir hak olmayıp, devlete genelde pozitif edimlerde bulunma yükümlülüğünü yükleyen bu hak kategorisinden farklı olarak, çevreyi tahrip etmekten "kaçınma" yükümlülüğü de yüklemektedir. Hem bireylerin, hem toplulukların, ayrıca gelecek kuşakların, vatandaş olanların, olmayanların, Devletin; kısacası herkesin hakkı ve ödevidir. Böyle bir hakkı, devlete olumlu edimde bulunma mükellefiyeti getiren sosyal ve ekonomik haklardan kabul etmek onu program hükmü sayarak Devletin inisiyatifine bırakmak, çevre hakkının belirttiğimiz bu özellikleri ile bağdaşmaz. Kısacası, 56. maddenin çevre hakkını "bir insan hakkı" olarak "sübjektif bir kamu hakkı" biçiminde düzenlediğini ve "normatif" bir nitelik taşıdığını kabul etmek gerekmektedir.(8)            
                        Anayasamızda bu şekilde düzenlenen çevre hakkı bir insan hakkıdır. İnsan hakları ise, bütün insanlara insan oluşlarından dolayı tanınması gereken haklar bütünüdür. Çevre hakkı bu bütün içinde en temel insan hakkı olan yaşam hakkının, insan olmanın bir uzantısıdır.(9) Bu niteliği ile de çevre hakkı sağlıklı ve dengeli bir biçimde yaşama hakkını ya da insancıl yaşam koşullarını tehdit eden her türlü çevre sorunlarının yaratılmasına karşı direnme hakkını ve talep hakkını içerir. Talep devlet tüzel kişiliğine karşı ileri sürülmekle birlikte, hakkın süjesi olan bireye de bir takım ödevler yükler. Çevre hakkının gerçekleşmesinde devletten "olumlu bir edim" beklenmesi söz konusu ise de, "bireyler" ile "özel tüzel kuruluşlar" da devlet gibi sorumluluk taşımaktadır. Bütün bu unsurların ortak çabası ve sorumluluğuyla gerçekleşmesi beklenen çevre hakkı işte bu nedenle Dayanışma Hakları adı altında da sınıflandırılmaktadır. Çevre hakkı ile sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olan birey, aynı zamanda böyle bir çevreden yararlanabilmek için onu korumak, geliştirmek ve yönetmekle ödevlidir. Tüm bireylerin çevre hakkı vardır. Fakat aynı bireyler çevreyi de bozmama yükümlülüğü altındadır. Bu niteliği ile çevre hakkı, günümüzde mülkiyet hakkının önündeki en önemli sınırlamadır. Günümüz ekonomik düzeni devlet müdahalesini dışlarken, çevre hakkı sınırladığı haklar sayısını sürekli arttırmaktadır.Serbest piyasaya devlet müdahalesi yoktur, ama çevre müdahalesi ve çevre hakkının baskısı vardır. Haklar kullanılırken çevreye zarar verilemeyecektir. Amaç tüm yurttaşların çevre haklarını kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamak ve yaşatabilmektir. (10)
                        Çevre hakkının ayırıcı başka bir özelliği de yararlananların sadece bugünkü kuşaklar olmamasıdır. Çevre hakkı bugünkü kuşakları olduğu kadar, hatta daha da fazla gelecek kuşakları ilgilendirmektedir. Gelecek kuşaklar da çevre hakkının öznesi konumunda olunca bugünkü kuşaklara da gelecek kuşaklara yaşanabilir bir çevre devretmek borcu da yüklenmiş oluyor. "Bu durum, çağımız insanının çocuk ve torunlarına karşı sorumluluğunun bir sonucu olduğu kadar, kuşaklar arasındaki "dayanışmayı" da vurgulamaktadır."(11)
                        Bu nedenle de çevre hakkı, hakların niteliğinin değişmesi ve hakkın öznesinin çeşitlenmesi (bireyler yanında toplumlar, gelecek kuşaklar ve devletler) sürecinin ürünüdür. Çevre hakkını, canlı varlıklar bütünün haklarına uzanan bir çizginin başlangıç noktası olarak değerlendirmek de olasıdır. İnsanlar için çevre hakkı, canlılar için de "sağlıklı ve dengeli bir çevre" anlamına gelir ve bu sonuç, canlı varlıklara haklar tanımanın ilk aşamasıdır.(12)
                        Çevre hakkının eksiksiz kullanılabilmesi, çevreyi etkileyebilecek etkinliklere ilişkin kararların alınması sürecine herkesin katılımının sağlanması ile gerçekleşebilir. Halkın bu katılımı gerçekleştirebilmesi için de çevre konularında iyi bilgilendirilmesi, idari bilgi, rapor ve belgelere ulaşabilmesi gerekir.
                        Bilgiye erişim, günümüzde çevre hakkının ayrılmaz parçası olarak nitelendirilmektedir.(13)
                        Uluslararası gelişim böyle bir katılımı gerçekleştirmek üzere; 25.6.1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus kentinde “ÇEVRE KONULARINDA BİLGİYE ERİŞİM, KARAR VERMEYE HALKIN KATILIMI VE YARGIYA BAŞVURU SÖZLEŞMESİ”ni imzaya açmıştır.
                        Sözleşme’nin amacı, herkesin sağlığı ve iyiliği bakımından yeterli çevrede yaşama hakkını korumaya yardımcı olmak için, bu düzenlemeye taraf olacak her taraf devletin, halkın (kamunun) çevreyle ilgili bilgilere ulaşma hakkını ve Sözleşme uyarınca çevreyi ilgilendiren konularda karar alma mekanizmasına etkin biçimde katılma ve yargı yoluna başvurma hakkını güvence altına almaktır.(m.1)   (14)
                        Bütün bu gelişmeler, “Çevre koruma isteğinin, hakkının, gelecek yıllarda politik tercih durumuna geleceğini ve diğer insan haklarının önüne geçerek iyi bir müdahale gerekçesi haline geleceği” yorumlarını geçerli kılmaktadır.(15)
                       
                        1982 Anayasası'nda 56. madde dışında çevre ile ilgili hükümler taşıyan başka maddeler de vardır:        
                        "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığının korunmasına ilişkin 17. madde çevreyi korumayı destekleyici niteliktedir. Buna göre herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Bu sayılan hususlar çevre hakkı ile yakın ilişki içindedir. Bu hususların gerçekleşmesi çevre hakkının uygulamaya yeterince somut olarak yansıması ile mümkün olacaktır.(16)
                        Yerleşme ve seyahat hürriyetini düzenleyen 23. maddenin ikinci fıkrasında bu hürriyetlerin "sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak" amaçlarıyla sınırlanabileceğinin belirtilmesi de çevre hakkını desteklemektedir.        
                        Mülkiyet hakkını düzenleyen 35. madde bu hakkın "kamu yararı amacıyla" sınırlanabileceğini ve mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı hükmünü içermektedir. Bu hükümle çevre hakkının niteliğine de uygun olarak mülkiyet hakkının çevreye zarar verici şekilde kullanılamayacağı, aksine çevre korunması yararına sınırlandırılabileceği kabul edilmektedir.(17)
                        Anayasa'nın 43. maddesi kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceğini düzenlemektedir.
                        44. madde devleti, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemekle görevlendirmiş, 45. madde de tarım arazileri ile çayır ve mer'aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme görevini de devlete vermiştir.
                        Kamulaştırma esaslarını düzenleyen 46. maddede yer alan ve kamulaştırılan taşınmazın bedelinin peşin ödenmesinin istisnai durumları olarak; tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm gibi hususların gösterilmesi çevreyi korumayı destekleyici nitelik taşımaktadır.
                        57. madde ile devletin, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde konut ihtiyacını karşılaması düzenlenmiştir.
                        Anayasa'nın 63. maddesi ile tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasında devlet görevlendirilmiştir.
                        119. maddede "tabii afet" gibi durumlarda olağanüstü hal ilan edilebilme olanağı getirilerek çevreyi koruma amaçlanmıştır.
                        169. madde ile de ormanların korunması ve genişletilmesi de devletin görevleri arasında önem ve özellikle belirtilmiştir.
                        Çevre hakkının bu boyutta hukukumuza girmesi, ülkemizde Türk Çevre Mevzuatının hukuki açıdan farklı özelliklere sahip, 1982 öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde değerlendirilmesine neden olmuştur.
                        Birinci dönem, 1930'lu yıllardan beri kullanılmakta olan çeşitli konulardaki hukuki düzenlemeleri içermekte olup, bu yasalar çevre ile doğrudan doğruya ilgili olmamakla birlikte, çevre korunması amacına da hizmet eder biçimde kullanılan ve bir çok alanda hala etkinliği devam eden düzenlemelerdir. Bunlar, Belediyeler Kanunu, İl İdaresi Kanunu, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Borçlar Kanunu, Yeraltı Suları Kanunu, Su Ürünleri Kanunu, Sular Hakkında Kanun, Limanlar Kanunu, Orman Kanununu, Gecekondu Kanunu, Köy Kanunu, Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu, Petrol Kanunu, Kara Avcılığı Kanunu gibi çevre ile ilgili çeşitli hükümler içeren önemli kanunlardır.
 
                        1961 Anayasası'nda çevre hakkıyla ilgili doğrudan bir düzenleme yoktur. "Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla ödevlidir." hükmü ve sağlık hakkını da içeren 49. madde çevre korumasını da kapsayacak şekilde yorumlanmıştır.
                         1982 Anayasası ile başlayan ikinci dönemde yapılan düzenlemeler ile doğrudan doğruya çevre korunması ve geliştirilmesine yönelik yasalar ve yönetmelikler çıkarılmıştır. Bu yeni dönemde hazırlanan yasalara örnek olarak; Çevre Kanunu, İmar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Karayolları Trafik Kanunu, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Büyük Şehir Belediyeleri Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu, Maden Kanunu, Boğaziçi Kanunu, Kıyı Kanunu, Çevre Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı Kurulmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname gösterilebilir.
                        Çevre Yasası'nın değerlendirilmesine geçmeden önce Türk Medeni Kanununun çevre sorunlarına yaklaşımına kısaca değinmek gerekir. Çünkü çevre kirlenmesinin topluma ve kişilere verdiği zarar Medeni Hukuku ilgilendirmiş özel yasalar çıkarılmadan önce Medeni Kanun ışığında çözümler aranmıştır. Doğrudan hükümler olmasa da "malikin sorumluluğu" ve "komşuluk hakkı" kavramları çerçevesinde çevre sorunları değerlendirilmiştir. Yargıtay, bazı kararlarında bu kavramları geniş yorumlayarak "çevre kirliliği" sorununu açıkça ortaya koymuştur. Örneğin, Yargıtay 4 Hukuk Dairesi 15.4.1985 tarihli bir kararında; "İyi çevre ve yer seçimi yapılmadan, kentlerin gelişme sahasında kurulan bir sanayi tesisinden oluşan her türlü zararlara işletme sahibi katlanmak zorundadır. Bu zararlar, önceden yapılacak çok iyi yer seçimi ve işletme safhasında alınacak yeterli önlemlerle azaltılabilir, zarar doğduktan sonra karşılanması kaçınılmazdır." içtihadında bulunmuştur.(18)
 
2872 SAYILI ÇEVRE YASASI:
 
 
                        11 Ağustos 1983 tarihli Çevre Yasası, yeni Anayasal dönem sonrasında çevreye ilişkin hazırlanan bir dizi yasanın başında gelmekte ve Türk Hukukunda çevre koruma başlığı altında modern anlamda ilk yasal düzenlemeyi oluşturmaktadır.
                        Yasa, ilki yayımlanmasından on ay sonra olmak üzere 1984, 1990 ve 1991'de üç önemli değişiklik geçirmiştir. Geniş bir değişiklik tasarısı da yasalaşmayı beklemektedir.
                        Çevre Yasasının amaç maddesi düzenlenirken amaçlar oldukça geniş tutulmuştur. Birinci madde hükmüne göre Yasanın amacı:
                        a) bütün vatandaşların ortak varlığı olan çevrenin korunması, iyileştirilmesi;
                        b) kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun şekilde kullanılması ve korunması;
                        c) su, toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi;
                        d) ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerinin korunarak, bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması için yapılacak düzenlemeleri ve alınacak önlenmeleri -ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak- belirli hukuki ve teknik esaslara göre düzenlemektir.(19)
                        Çevre korunmasında uyulacak temel esasları belirleyen "ilkeler" başlıklı üçüncü maddede yasanın uygulanmasında uyulacak ilkeler belirlenmektedir. Maddede esas itibariyle, çevrenin korunması konusunda Devlet yanında vatandaşın da sorumluluk taşıdığı, çevre korunması ve kirliliğine ilişkin karar ve önlemlerin tespit ve uygulamasında bunların kalkınma çabalarına olan etkileri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.(20)
 
                        Yasanın amaç ve ilkelerini düzenleyen bu maddeler birlikte değerlendirildiğinde (bu maddeler değişiklik tasarısında da aynen korunmaktadır) çağdaş çevre politikalarının aksine Yasanın çevre ve ekonomiyi karşıt gören 1970'li yılların "önce ekonomi, sonra çevre" anlayışını benimsediği görülmektedir.
                        Çevre ve ekonomiyi birbirinin karşıtı görmek ve ikisi arasında seçim yapmaya çalışmak oldukça yanlış bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım bizi ekonomi için çevreyi yok edebileceğimiz ya da çevreyi korumak için kalkınmadan vazgeçebileceğimiz gibi bir sonuca götürür. Oysa ne kalkınma ya da gelişme tümüyle durdurulabilir ve ne de çevrenin korunmasından vazgeçilebilir. İnsanlık yaklaşık yirmi yıldır refah ve mutluluk ölçüsü olarak sadece ekonomik değerlerin alınmasının yanlışlığını tartışmaya başlamıştır. Geniş bir toplumsal güvenlik sistemi, dengeli bir gelir dağılımı, sağlıklı ve dengeli bir çevre gibi ölçütler de ülkelerin refah ve mutluluk düzeyinin belirlenmesinde göze alınacak ölçütlerden sayılmaya başlandı. Birçok ülke ve uluslararası örgütlenme de çevre-ekonomi dengesini benimseyen politikaları uygulamaya koymaya başladı. Bu çağdaş yaklaşımları içeren kalkınma politikası olarak da "sürdürülebilir kalkınma" anlayışı ortaya atıldı.
                        Çağdaş çevre politikasının ekonomik temeli, sürdürülebilir kalkınmadır. Her türlü kararın alınmasında, ekonomik ve çevresel boyutun bütünleştirilmesi anlamına gelen sürdürülebilir kalkınma, bugünün gereksinmelerini ve beklentilerini gelecek kuşakların gereksinmelerinden ödün vermeksizin karşılama yollarından birisidir.(21) Sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir yaşam çağdaş çevre politikasının ilkeleridir.
                        Türkiye bu anlayışın özellikle yasama ve yürütme boyutunda benimsendiği bir düzeye gelememiştir. Ülkemiz henüz "çevre mi, ekonomi mi?" tartışması aşamasındadır ve temel politikalar belirlenirken ekonomik kaygılar çevrenin korunması kaygılarının önüne geçmektedir. Bu anlayışın her gün yeni bir örneği yaşanmaktadır.
                        Birinci sınıf tarım alanları mahkeme kararlarına rağmen endüstriyel ve kentsel yerleşime açılmakta, yasalara ve imara aykırı yapıların temelleri Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar tarafından atılmakta, mahkeme kararları uygulanmamaktadır.
                        Bütün bunların temelinde de "önce ekonomi" anlayışı yatmaktadır. Bu anlayışın en güncel ve en veciz ifadesi de; "KOÇ-FROD ORTAKLIĞI FABRİKASINI KURSUN DİYE ÇANKAYA'NIN BAHÇESİNİ BİLE VERİRİM." dir.(22) Bu anlayış ortaya kondukça "kuralları çiğneyenlere devletin göz yumuşunda da müthiş bir artış görülmeye başlandı." ".., hukuksuzluk bir kez başlamaya görsün; yağ lekesi gibi her yana yayılır. Yargı kararlarına aldırış edilmeyince, arkasından genel ve yerel yönetimlerin yine kendilerince konan kurallara aldırış etmeyişleri başladı."(23)
                        Tarım alanlarına insafsız saldırının "çevreye rağmen kalkınma" anlayışına dayandığının en temel göstergesi Tarım Alanlarının Tarım Dışı Gaye İle Kullanılmasına Dair Yönetmelik'tir. Devlet Bakanlığınca sık sık değiştirilen bu Yönetmelik, 26.8.1998 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan son şekli ile tarım topraklarının tarım dışı kullanımını oldukça kolaylaştırmıştır.
                       
 
 
                        Çevre Yasasının 3. maddede düzenlediği bir diğer ilke de çevrenin korunması konusunda Devlet yanında vatandaşa da sorumluluk yükleyen ilkedir. Bu ilkeye göre, çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi gerçek ve tüzel kişilerle vatandaşların görevidir. "Çevrenin bütün vatandaşların ortak varlığı, çevre korumanın da tüm gerçek ve tüzel kişilerin görevi ve sorumluluğu olduğunu belirtmesi Yasanın, çevrenin korunması ve iyileştirilmesi bakımından oldukça geniş açılı bir bakışa sahip olduğu ve kişiyle çevre arasında doğrudan bir ilişki kurduğu söylenilebilir."(24) Bu düzenlemeye karşın çevrenin korunması ve geliştirilmesinde halk katılımının önemi göz ardı edilmiştir. Çevrenin korunmasına halkın katılımının özendirilmesi, sivil toplum örgütlerinin, gönüllü kuruluşların ve tek tek bireylerin çevre koruma etkinlikleri açısından katılımlarının güçlendirilmesi ve politika oluşumunda dikkate alınmaları için bir destek ve teşvik yapılanması oluşturulmalıdır.
 
                        Yasanın 3. maddesinin düzenlediği bir başka ilke de "kirleten öder" ilkesidir. Bu düzenleme ile kirlenmenin önlenmesi, sınırlandırılması ve mücadele için yapılan harcamaların kirleten tarafından karşılanacağı esas alınmıştır. Aynı maddede getirilen bir istisna ile kirletenin kirlenmeyi önlemek için gerekli her türlü tedbiri aldığını kanıtlaması koşulu ile yükümlülükten kurtulabileceği belirtilmiştir. Kirletenlerin Çevre Kanunu madde 3/e çerçevesinde belirlenen bu sorumluluğuna "olağan sebep sorumluluğu" denmektedir. Bu tür sorumluluk kusursuz sorumluluğun en hafif şeklidir. Bu sorumluluk türü, sorumlu kişinin objektif özen ve denetim görevini yerine getirmemesinden ya da maliki bulunduğu şeydeki eksiklikten kaynaklanır. Öyleyse kirleten, objektif olarak kirlenmenin önlenmesi, ya da en aza indirilmesi için teknolojinin öngördüğü bütün imkanları kullandığını, buna karşın kirlenmenin önüne geçilemediğini yahut da belirlenen standartları aştığını kanıtlayabilirse, bu uğurda yapılan harcamaları ödeme sorumluluğundan kurtulacaktır. Ancak kirletenin kamu kuruluşu olması halinde bu kurtuluş olanağından yararlanması söz konusu değildir.(25)
                        "Kirleten öder" ilkesinin çağdaş bir yaklaşımla benimsenmiş olması olumludur ancak daha 2. maddedeki "kirleten" tanımından başlayarak giderilmesi gereken eksiklikler vardır. Örneğin, tanıma kirliliğin oluşmasında "ihmali bulunanları" da eklemek gerekmektedir. Ayrıca "kirleten öder" ilkesi "kusursuz sorumluluk" ve "önleyici yaklaşım" ilkeleri ile birlikte değerlendirilmelidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 3/e maddesindeki düzenleme önleme giderlerini karşılama yükümlülüğünü düzenlemektedir. Önleme masrafları yapılsın veya yapılmasın, doğmuş veya doğacak zararlardan sorumluluk ise 28. maddenin kapsamındadır.
                        28. maddenin düzenlediği sorumluluk da çevreyi kirletenlerin ve çevreye zarar verenlerin sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumlu tutulmalarını içeren "objektif" yani kusura dayanmayan sorumluluktur. Bu sorumluluk türünde; "Bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirlenmesine sebep olan herhangi bir faaliyeti, onun kirlenmeden doğan zarardan sorumlu tutulması için yeterlidir."
 
                        Çevre Yasasında, çevreye zarardan sorumluluğun "kusursuz sorumluluk" olarak kabulü 1988 yılındaki değişiklikle sağlanmıştır. Burada oluşmuş kirliliğin kirleticiye ödettirilmesi ile sınırlı kalınmayıp, kirliliğin oluşumunu engelleyen önlemleri alma sorumluluğu da kapsama alınmalıdır. Temel hedef çevrenin kirletilmesinin önlenmesidir. Bu nedenle yasanın da yaklaşımı, yukarıda da belirttiğimiz gibi, çevre sorunlarını ortaya çıkmadan engellemeyi ve yatırım öncesi çevre duyarlılığını geliştirmeyi hedefleyen bir doğrultuda olmalıdır.
                        Çevre Yasası ile düzenlenen önemli bir diğer konu da hemen tüm batı ülkelerinde uygulanan çevresel etki değerlendirmesidir. Yasanın 10. maddesi ile çevre sorunlarına yol açabilecek faaliyetleri gerçekleştirmeyi planlayan kurum, kuruluş ve işletmelerin kirlenmeye sebep olacak atık ve artıkların ne şekilde zararsız haline getirilebileceğini ve bu konuda hangi önlemlerin alınabileceğini içeren bir rapor hazırlamaları hükmü getirilmiştir. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği çıkarılmış ve Çevre Bakanlığında bu konuda bir de Çevresel Etki Değerlendirmesi Genel Müdürlüğü oluşturulmuştur. ÇED uygulamasının henüz istenilen noktaya geldiği söylenemez özellikle yer seçimi aşamasında ÇED incelemesi yapılmaması sakıncalıdır. Ayrıca maddenin hazırlanan tasarıda da olduğu gibi denetim yetkilerini içeren şekilde genişletilmesi ve proje sonrası denetimin de düzenlenerek Çevre Bakanlığının yetkilendirilmesi gerekir.
                        Yasa 1980 sonrası siyasal yaklaşıma uygun olarak kendi alanında yeni bir fon oluşturmuştur. Çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevrenin iyileştirilmesi amacıyla kurulan "Çevre Kirliliğini Önleme Fonu" genelde yerel yönetimlerin çöp kamyonu ya da traktörü alımlarında kullanılmakta ve kaynakların önemli bir bölümü bu alanda tüketilmektedir. Kendi alanında önemli bir kaynak olan fon desteği kısa vadeli acil yatırımlarda ve projelerde değerlendirilmelidir. Ayrıca fonun arıtma tesis yapacak olan gerçek ve tüzel kişilere kredi yardımı olarak kullanılması da kirleten öder ilkesine aykırıdır.
                        Çevre Yasası, yönetmeliklerde belirlenen standartlar aşılarak çevre korunmasına ilişkin önlemlerin ve yasakların çiğnenmesi durumunda valilikler ve belediyelerce uygulanacak idari nitelikte cezaları düzenlemiştir.
                        Çevre Yasasının 30. maddesi ile; çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan gerçek ve tüzel kişilere, idari makamlara başvurarak bu faaliyetin durdurulmasını isteyebilme hakkını düzenlenmiştir. Hak arama özgürlüğü çevre hakkı yönünden bu başvuru hakkı ile kullanılacaktır.
                        Anayasa'nın 56. maddesindeki, çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesinde vatandaşları "ödevli" kılan ilgili hükmü ile Çevre Yasasının gerçek ve tüzel kişileri "görevli" kabul eden hükmü aynı paraleldedir. Zira yine Yasanın 1. maddesinde belirtildiği gibi çevre bütün vatandaşların ortak varlığı kabul edildiğinden korunmasında da herkesin menfaati vardır. Gerçek kişilerle birlikte özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişilerinden herhangi biri zarara uğramasa bile çevreye zarar verici faaliyetlerden haberdar olmakla, o faaliyetin durdurulması yolunda idareye başvurabilecektir.(26)  
                                  
 
Bu arada İdari Yargılama Usulü Yasasının 2. maddesinin 1.
fıkrasının (a) bendi, 8.6.2000 tarih ve 4577 sayılı yasa ile: “İDARİ İŞLEMLER HAKKINDA YETKİ, ŞEKİL, SEBEP, KONU VE MAKSAT YÖNLERİNDEN BİRİ İLE HUKUKA AYKIRI OLDUKLARINDAN DOLAYI İPTALLERİ İÇİN MENFAATLERİ İHLAL EDİLENLER TARAFINDAN” iptal davaları açılabileceği hükmünü içerecek şekilde değiştirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin iptali nedeni ile yapılan bu değişiklikten önceki hali ile madde ; “İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için çevre, tarihi ve kültürel değerlerin korunması ve imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından ilgilendiren hususlar hariç olmak üzere KİŞİSEL HAKLARI İHLAL EDİLENLER tarafından açılan iptal davaları,” şeklinde idi. Madde bu hali ile idareyi bireylerin açtıkları iptal davaları karşısında rahatlatmak amacı ile kişilerin dava açma ölçütünü “menfaatleri ihlal edilenler” yerine “kişisel hakları ihlal edilenler”e daraltıyor fakat   çevrenin kamu yararını yakından ilgilendirdiği vurgulayarak; “kamu yararı”, “çevre hakkı”, “hak arama özgürlüğü”, “katılım”, “idareye başvuru” gibi kavramlar arasında   kabul edilmesi gereken uyumu ortaya koyup çevre konusunu bu daraltmanın dışında tutuyordu.(27) Anayasa Mahkemesi, iptal davalarında menfaat koşulunun daraltılmasını iptal edince çevrenin bu daraltmanın dışında tutulmasına ilişkin bölümü de yanlış anlamalara ve uygulamada olanaksızlıklara yol açabileceği düşünülerek iptale dahil edilmiştir. Yukarıda belirttiğimiz 4577 sayılı Yasa ile düzenlen yeni metin bireylerin idare aleyhine tüm konularda iptal davaları açabilmeleri için “menfaat ihlali” koşulunu getirerek Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda idare aleyhine iptal davası açma hakkının kullanılmasında en geniş ölçüyü getirmiştir.
                       
Bu süreç zaman zaman çevre davalarının engellendiği yorumlarına yol
açtı ise de Danıştay içtihatları ile yerleşen uygulama bu hakkın etkin şekilde kullanılmasını sağlamıştır. (28)
 
                        İdarenin sorumluluğu sadece doğrudan kendi faaliyeti sonunda oluşan çevre kirliliğini değil yerine getirmek zorunda olduğu hizmetlerin kötü işlemesi veya hiç işlememesi ile ortaya çıkan zararları da kapsar. Çevreye verilecek zararları önleme yetkisine sahip olan idarenin bu görevini ihmal edişi bir hizmet kusurudur. Bu şekilde bir zarara uğrayanlar idareyi hizmet kusuru nedeniyle dava ederek zararlarının tazminini isteyebilirler. Bu tür bir davaya en son örnek, Ergene Nehri'nin kirlenmesinden zarar gören çiftçilerin Çevre Bakanlığı aleyhine Edirne İdare Mahkemesinde açıp kazandıkları davadır. Edirne İdare Mahkemesinin 30.4.1998 tarih 97/142 - 98/392 sayılı bu kararını   Danıştay 6. Dairesi 26.1.2000 tarih 98/6933-2000/409 sayılı kararı ile onamıştır. Türk İdari Yargısı bu kararı ile; "ÇEVREYE OLUMSUZ ETKİLERİ OLAN HER TÜRLÜ FAALİYETİ ÜLKE BÜTÜNÜNDE İZLEMEK VE DENETLEMEK, ÜLKEDEKİ KİRLENMENİN MEVCUT OLDUĞU BÖLGE VE SEKTÖRLERİ TESBİT EDEREK İZLEMEK VE BU PROBLEMLERİN ÇÖZÜMÜ İÇİN ÇALIŞMALAR YAPMAK; ATIKLAR İLE EKOLOJİK DENGEYİ BOZAN, SUDA VE TOPRAKTA KALICI ÖZELLİK GÖSTEREN KİRLETİCİLERİ ÇEVREYE ZARAR VERMEYECEK ŞEKİLDE BERTARAFINI SAĞLAMAK İÇİN DENETİM YAPMAKLA GÖREVLİ DAVALI İDARENİN, 2872 SAYILI ÇEVRE KANUNU VE BU KANUN UYARINCA ÇIKARILAN YÖNETMELİK HÜKÜMLERİNİN UYGULANMASI HUSUSUNDA GEREKLİ ÖNLEMLERİ ZAMANINDA VE ETKİN BİR ŞEKİLDE ALMAMIŞ OLMASI NETİCESİNDE, TEKİRDAĞ, KIRKLARELİ VE EDİRNE İL SINIRLARI İÇERİSİNDE KALAN ÇOK SAYIDAKİ ENDÜSTRİYEL KURULUŞ ATIKLARINI DOĞRUDAN VEYA DOLAYLI OLARAK ERGENE NEHRİNE DEŞARJ ETMİŞ, DAVACININ EKİMİNİ YAPTIĞI ÇELTİĞİN EN FAZLA İHTİYAÇ DUYDUĞU SUYUN O BÖLGEDEKİ ALTERNATİFSİZ TEK KAYNAĞI OLAN ERGENE NEHRİNİN OLDUKÇA KİRLİ HALE GELEN SUYU İLE SULAMASI SONUCU HASAT EDİLEMEZ VEYA AZ ÜRÜN ALINABİLİR DURUMA DÜŞMESİ NEDENİYLE DAVACININ UĞRAMIŞ OLDUĞU ZARARI TAZMİN ETMESİ SOSYAL HUKUK DEVLETİ VE HAKKANİYET İLKESİNİN BİR GEREĞİDİR." hükmünü getirmiştir. Bu kararla "hizmet kusuru" kavramının "çevre hakkı" karşısında aldığı çağdaş içerik ortaya konulmuştur.
 
                        Burada yeri gelmişken ülkemizde Yargı'nın çevre duyarlılığında ve
çevre bilincinde “genelde” Yürütme'nin önünde olduğunu belirtmek gerekir. Özellikle Danıştay, idarenin çevre duyarlılığından yoksun tasarrufları önünde önemli bir engeldir. Aliağa, Park Otel, Zafer Park, Güven Park, Gökova, Eurogold, Ergene kararları önemli örneklerdir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Yürütme bu tür kararların uygulamasını geçiştirme gayretindedir.(29)
 
 Yargı’nın çevre duyarlığını “genelde” olarak nitelememizin nedeni
bazı kararlarda ekonomik yararın ekolojik dengeye tercih edilmesidir. Örneğin, Danıştay Altıncı Dairesinin Tekirdağ Limanında 120 dönüm deniz dolgusu yapılmasına ilişkin imar planı değişikliğine onay veren 25.4.2000 tarih, 99/3694E 2000/2418 sayılı kararında       ekonomik faydanın göz ardı edilemeyeceğinden söz edilmiştir. Bu kararda önce bir genel kabul belirtilerek “KIYILARDA YAPILAN DOLGULARIN İNSANLARIN VE KURUMLARIN KIYI KULLANIMINI SINIRLANDIRARAK KIYIDAKİ EKOLOJİK DENGEYİ ETKİLEDİKLERİ BİR GERÇEKTİR.” denilmiş fakat hemen ardından “TEKİRDAĞ’DA YAPILACAK KONTEYNER LİMANIN YARATACAĞI EKONOMİK FAYDA GÖZARDI EDİLEMEZ” görüşü ile “uyuşmazlık konusu limanın yük taşımacılığı açısından ülkemiz için önemli yararlarının olacağı, istihdam yaratacağı, dolayısıyla yapılmasında kamu yararı bulunduğu” sonucuna varılmıştır. Bu sonuç; “ekonomik yarar”ın “kamu yararı” olarak değerlendirildiği anlamına gelmektedir ki bu da “önce ekonomi” demektir. Oysa Danıştayımızın başka kararlarında çevrenin korunmasının vazgeçilmezliği kabul edilmektedir..
 
Örneğin,   Danıştay 6. Dairesinin “Eurogold Kararı” olarak bilinen, 
13.5.1997 tarih, 96/5477E 97/2312 sayılı kararında;
 
                                  
“Çevre, doğal ve yapay unsurları içinde barındıran ve her türlü insan
faaliyetinin yer aldığı belirli dengelerle varlığını sürdürmektedir. Sistemi oluşturan denge unsurlarının yitirilmesi halinde çevrede meydana gelecek bozulmaların canlılar üzerinde yıkıcı etkilere yol açacağı ve çevre kirliliğini oluşturacağı açıktır. Canlı yaşamın en önemlisi olan insan yaşamının sağlıklı, dengeli bozulmamış bir çevrede sürdürülmesi esastır. İnsan yaşamının korunması bir öncelik olduğuna göre, insanın doğal yaşam temelinin korunması ve geliştirilmesi gerekmekte ve çevrenin korunması insan yaşamının vazgeçilmez bir unsuru olmaktadır. Bu durumda yukarıdaki saptamalardan hareketle dava konusu altın madeni işletme yönteminin yarattığı sakıncaların doğrudan ve dolaylı olarak insan yaşamı ile ilgili olması karşısında, belirtilen Anayasa ve yasa hükümleri de dikkate alınarak dava konusu idari işlemin yargısal denetiminde öncelikle kamu yararı ve bu kavramdaki önceliklerin irdelenmesi gerekmektedir.
 
                        İşletmecinin iyi niyeti, önlemlerin titizce denetlenmesi gibi kavramlara bağlı kalınarak faaliyet sonucunda elde edilecek ekonomik değerin, doğada doğrudan veya dolaylı olarak insan yaşamı üzerindeki risk faktörünün gerçekleşmesi halinde meydana getireceği tahribatın karşılaştırılması halinde, kamu yararının öncelikle insan yaşamı lehine değerlendirilmesi doğaldır. Siyanür liçi yöntemi ile altın madeni işletilmesinde, işletmeciyle ve yapılacak olan denetime duyulan güvene bağlı olarak risk olasılığının azalacağından söz etmek mümkün değildir.” Değerlendirmesi yapılarak altın maden işletmeciliğinin yapılmasını izin vermemiştir.
 
Çevreyi kirleten ve bozan faaliyetlerle ilgili olarak Çevre Yasasının 
kirletenlerin sorumluluğunu düzenleyerek adli yargıda açılacak tazminat davalarına temel oluşturan hüküm 28. maddedir. Ancak burada hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken kirletenin sorumluluğunun sadece zararı ödemekle sınırlı olmadığı, zarar verici faaliyetin durdurulmasının da idari makamlardan istenebileceğidir. "Ödersem kirletirim" anlayışına geçerlik kazandırılmamalıdır.
 
                        Çevreyi kirleten ve bozan faaliyetlerin durdurulması ve ortaya çıkan zararın tazmini yanında çevre suçu oluşturan kirletme ve bozma eylemlerinin cezalandırılması ise Çevre Ceza Hukuku'nun konusudur. Türk Ceza Hukuku'nun çevre suçu tarifleri bakımından henüz istenilen yeterlikte değildir. Türk Ceza Yasasında ve Çevre Yasasında toplu bir düzenleme yapılmamıştır. Çevre Yasasının 26. maddesinde ve Türk Ceza Yasasının 394. maddesinde ayrıca Orman Kanunu, Umumi Hıfzıssıha Kanunu, Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu, Su Ürünleri Kanunu gibi kanunlarda doğrudan ya da dolaylı olarak çevreyi ilgilendiren ceza hükümleri vardır.(30)
 
                        Ceza Hukukumuzda çevreye zarar veren, halkın sağlığını tehlikeye düşüren ya da zarara uğratan eylemleri suç sayan düzenlemelerin yapılması gerekir.
 
 
                                  
ÇEVRE YÖNETMELİKLERİ
 
 
                        Çevre Yasası bir çerçeve kanun olup çeşitli alandaki uygulamaları yönetmeliklere bırakmıştır. Yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana:
                        -ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEME FONU YÖNETMELİĞİ
                        -GÜRÜLTÜ KONTROL YÖNETMELİĞİ
                        -HAVA KALİTESİNİ KONTROL YÖNETMELİĞİ
                        -SU KİRLİLİĞİNİ KONTROL YÖNETMELİĞİ
                        -ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ YÖNETMELİĞİ
                        -KATI ATIKLARIN KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ
                        -RADYASYON GÜVENLİĞİ YÖNETMELİĞİ gibi uygulamayı yönlendirici önemli yönetmelikler çıkarılmıştır.
 
 
ÇEVRE KONUSUNDA TÜRKİYE'NİN TARAF OLDUĞU ULUSLARARASI ANDLAŞMALAR:
 
                        Anayasamızın uluslararası andlaşmalarla ilgili 90. maddesinin son fıkrası, "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz." hükmünü içermektedir. Bu hükümle Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası andlaşmaların iç hukuk düzenimizde sahip oldukları hukuksal gücün yasa değerinde olduğu açıkça belirtilmektedir. Böylelikle çevre konusunda Türkiye'nin taraf olduğu andlaşmaların hukuksal gücü Çevre Yasasına eştir. Hatta teknik açıdan   yasadan üstündür çünkü andlaşmalar aleyhine Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılamamaktadır.
                        Bu andlaşmalar ileriye yönelik bir takım davranış ve faaliyetlere ilişkin yükümlülükleri düzenleyebildiği gibi devletin iç hukuk düzeninde etki doğuracak nitelikte ve konunun özüne ilişkin kuralları içeren özellikte de olabilmektedir.(31)
                        Türkiye her iki türe giren uluslararası andlaşmaların da tarafıdır. Bunlardan bazıları:
                        -AVRUPA KÜLTÜR ANLAŞMASI, 1954/Türkiye 1957.
-AVRUPA VE AKDENİZ BİTKİ KORUMA TEŞKİLATI KURULMASI
HAKKINDA SÖZLEŞME, Paris 1951/Türkiye 1965
-ATMOSFERDE, UZAYDA VE SUALTINDA NÜKLEER SİLAH DENEYLERİNİ YASAKLAYAN SÖZLEŞME, Moskova 1963/Türkiye 1965.
-AKDENİZ'İN KİRLENMEYE KARŞI KORUNMASI SÖZLEŞMESİ, Barselona 1976/Türkiye 1981.
-DÜNYA KÜLTÜR VE TABİAT MİRASININ KORUNMASI HAKKINDA SÖZLEŞME, Paris 1972/Türkiye 1983.
-UZUN MENZİLLİ SINIRLARÖTESİ HAVA KİRLENMESİ SÖZLEŞMESİ, (EMEP),1983.
-AVRUPA'NIN YABAN HAYATI VE DOĞAL YAŞAMA ORTAMLARININ KORUNMASI SÖZLEŞMESİ, Bern 1979/Türkiye 1984.
-AKDENİZ'İN KARA KÖKENLİ KİRLETİCİLERE KARŞI KORUNMASI HAKKINDA PROTOKOL, Atina 1980/Türkiye 1987.
                        -AKDENİZ’DE ÖZEL KORUMA ALANLARINA İLİŞKİN PROTOKOL, 1988.
                        -ULUSLAR ARASI BİTKİ KORUMA KONVANSİYONU, 1989.
                        -AVURA MİMARİ MİRASINI KORUMA SÖZLEŞMESİ, 1989.                  
-GEMİLERİN SEBEP OLDUĞU DENİZ KİRLENMESİNİ ÖNLEME
SÖZLEŞMESİ (MAR-POL 73/78) Türkiye 1990.
-OZON TABAKASININ KORUNMASINA DAİR VİYANA SÖZLEŞMESİ VE OZON TABAKASINI İNCELTEN MADDELERE DAİR MONTREAL PROTOKOLÜ, Türkiye 1990.
-BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ, Rio de Janeiro 1992 (henüz onaylanmadı)                    
-TEHLİKELİ ATIKLARIN SINIRLARÖTESİ TAŞINIMININ VE İMHASININ
KONTROLÜ SÖZLEŞMESİ, Basel 1980/Türkiye 1994.
-KARADENİZİN KİRLENMEYE KARŞI KORUNMASI SÖZLEŞMESİ, 1992/Türkiye 1994.
-ÖZELLİKLE SUKUŞLARI YAŞAMA ALANI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME (RAMSAR)Türkiye 1994.
                        -NÜKLEER GÜVENLİK SÖZLEŞMESİ, 1995.                
-KUŞLARIN KORUNMASI HAKKINDA ULUSLARARASI SÖZLEŞME,
Paris 1959/Türkiye 1966.
-NESLİ TEHLİKEDE OLAN HAYVAN VE BİTKİ TÜRLERİNİN ULUSLARASI TİCARETİNE İLİŞKİN SÖZLEŞME.(CITES)Türkiye1996.
-ÇÖLLEŞMEYE MARUZ ÜLKELERDE ÇÖLLEŞME İLE MÜCADELE İÇİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ, 1998.
                        (Tam liste için Türkiye Çevre Vakfı’nın Çevre Kanunu’nun Uygulanması isimli, Ankara, Kasım 1999 baskılı kitabının 181-188. sayfalarına bakılabilir.)
                       
 
 
 
SONUÇ
 
                        Çevreyi yalnızca hukukla koruyamayız. Ekonomik, toplumsal ve kültürel etkenler de çevrenin korunmasında çok önemli bir yere sahiptir.
                        Yeni bir insan hakları kuşağı olarak Dayanışma Hakları düşüncesinin tartışılmasıyla gündeme gelen çevre hakkı ve çevre hukuku gelişimini sürdürmektedir. Zaman içinde bu gelişim çevresel değerlere hukuki güvence kazandırma yoluyla çevre korumaya önemli katkılarda bulunacaktır.
                         Bu doğrultuda Türk Çevre Mevzuatı da gelişimini sürdürmektedir. Ancak bugün gelinen noktada mevzuattaki dağınıklığın ve uyumsuzluğun giderilmesi, Çevre Yasasının aksayan hükümlerinin değiştirilmesi ve özel hüküm niteliğindeki çevreye yönelik yasal düzenlemelerin adli yargı alanında da etkin olarak uygulanmasının sağlanması gerekir.
                        Türkiye'nin çevrenin korunmasında mevzuattaki dağınıklık ve yetersizlik kadar önemli bir diğer eksiği de kurumsal yapının ülke koşullarında ve verimli işleyecek şekilde oluşturulamamış olmasıdır. Çevre Bakanlığının daha işlevli ve etkin hale getirilmesi, yatırım kararı verme aşamasında söz sahibi kılınması, Çevre Bakanının Yüksek Planlama Kurulunun üyesi olması ve Bakanlığın taşra örgütlenmesinin de il bazında değil su havzaları bazında bölge örgütlenmesi şeklinde yapılandırılması gereklidir. Çevre Bakanlığı, “çevresel yükümlülüklere uymayı güvence altına” alabilecek güce erişmelidir.(32)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
NOTLAR - KAYNAKLAR
 
 
            (1) ERTAN,        Dr. Birol, "Çevre Bilimi Açısından Canlı Hakları".                                                                                 Yayınlanmamış doktora tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal                                                           Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset bilimi (Kent ve                                                         Çevre Bilimleri) Anabilim Dalı. Ankara 1998. sayfa:95.
 
            (2) TOPÇUOĞLU, Metin, "Çevre Hakkı ve Yargı".Türkiye Çevre Vakfı                                                               Yayını. Ankara, Mart 1998. sayfa:35.
(3) KUZU,                    Doç. Dr. Burhan, "Sağlıklı ve Dengeli Bir Çevrede Yaşama Hakkı"        İstanbul, 1997. s:1
            (4) ERTAN,     Dr. Birol, a.g.e. sayfa:96.
            (5) KUZU,                   Doç.Dr Burhan, a.g.e. sayfa:9
 
            (6) ZİLELİOĞLU,      Doç.Dr. Hilal, "Türk Çevre Mevzuatına Genel Bakış"
                                               Ankara 1994. sayfa:3
 
            (7) ŞEN,                 Dr. Ersan, "Çevre Ceza Hukuku", Kazancı Yayınları,                                                                       İstanbul 1994. sayfa:44.
            (8) KUZU,                Doç. Dr. Burhan, a.g.e. sayfa:195
 
            (9) GÜRSELER,       Güneş, "Dikkat Dünya Tektir." Ümit Yayıncılık.                                                                  Ankara 1992. sayfa:90.
 
            (10) GÜRSELER,       Güneş, a.g.e. sayfa:93.
            (11) KUZU,              Doç. Dr. Burhan, a.g.e. sayfa:163
 
            (12) ERTAN,           Dr. Birol, a.g.e. sayfa:100.
(13)     KELEŞ,            Prof. Dr. Ruşen, Çevre Kanunu’nun Uygulanması, Türkiye  
Çevre Vakfı, Ankara, Kasım 1999. sayfa:192.
(14)     SAV,                  Av. Özden, “Uluslarası Hukukta Çevreyle İlgili Konularda  
Halkın Bilgiye Erişimi ve Karar Almaya Katılımı”, Çevre Kanunu’nun    Uygulanması, Türkiye Çevre Vakfı yayını, Ankara Kasım 1999. sayfa:149
(15)TOPRAK,                Prof. Dr. Zerrin, 7.6.2000 tarihli  Cumhuriyet Gazetesi, sayfa:18.
            (16) KUZU,                  Doç. Dr. Burhan, a.g.e. sayfa:227
 
            (17) TOPÇUOĞLU,     Metin, a.g.e. sayfa:69.
 
            (18) KUZU,                   Doç. Dr. Burhan, a.g.e. sayfa:69.
            (19)ÖZDEK,       Dr. E. Yasemin, "İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı" TODAİE                                                       yayını. Ankara Şubat 1993. sayfa:133.
 
            (20) ZİLELİOĞLU,       Doç. Dr. Hilal, a.g.e. sayfa:5.
 
            (21) GÜRSELER,       Güneş, "Yeni Kavramları Tartışmak" Birleşmiş                                                                  Milletler Türk Derneği 1993 Yıllığı GÜNÜMÜZ ÇEVRE                                                    SORUNLARI Ayrı Basımı. Ankara 1993. sayfa:150-                                                                      151-152.
 
            (22) HÜRRİYET GAZETESİ, 22 Temmuz 1998.
 
            (23) SOYSAL,      Mümtaz, "Hukuksuzluk Ürpertisi". Hürriyet Gazetesi 16                                                                       Ağustos 1998 sayfa:13.
 
            (24) ÖZDEK,        Dr. E. Yasemin, a.g.e sayfa:135.
 
            (25) TOPÇUOĞLU,    Metin, a.g.e. sayfa:76-77
 
            (26) TOPÇUOĞLU,    Metin, a.g.e. sayfa:153.
 
            (27)TURGUT,  Doç. Dr. Nükhet, “ÇEVRE HUKUKU”, Ankara 1998.
Sayfa:292
 
            (28) TURGUT,       Doç. Dr. Nükhet, "Çevre Davaları Engellenemez".                                                                 Cumhuriyet Gazetesi 22 Ağustos 1996. sayfa:2.
 
            (29) Bu konuda daha fazla bilgi için bakınız:
                      ÖZDEN,    Yekta Güngör,    "Yargı ve Çevre".
                      BOYACI,    Av. Ender Kamil, "Mahkeme Kararlarında Çevre Sorunları"                                                     Yargıtay Dergisi Cilt:16 Ocak-Nisan 1990 Sayı:1-2.                                                                  sayfa:153-191.
                      TÜRKİYE ÇEVRE SORUNLARI VAKFI, "Mahkeme Kararlarında                                                                           Çevre Sorunları". Ankara Eylül 1986.
                        ERTAN,    Kıvılcım, "Danıştay Kararları - Özetler", Amme İdaresi                                                                       Dergisi, TODAİE, 31/1, Mart 1998, sayfa:199-203.
                        YAŞAMIŞ, Doç. Dr. Firuz Demir, "Türk Çevre Hukuku: Temel İlkelere
Genel Bir Bakış", Türkiye Barolar Birliği Yayını (Prof. Dr. Faruk Erem'e Armağan) Ankara 1999, sayfa:901.
 
            (30) ŞEN,    Dr. Ersan, a.g.e. sayfa:267.
 
 
(31)PAZARCI. Prof. Dr. Hüseyin, "Çevre Sorunları Konusunda Uluslararası
Andlaşmalar ve Türkiye”. Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını: Çevre Kanunu Uygulanması, Ankara Ocak 1987, s:146.
(32) YAŞAMIŞ, Doç. Dr. Firuz Demir, Çevre Kanunu’nun Uygulanması, Türkiye
 Çevre Vakfı yayını, Ankara, Kasım 1999, sayfa:82.
           
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
TÜRKİYEDE ÇEVRE HUKUKU
(Özet)
 
Av. Güneş Gürseler
 
 
 
            Yeni bir insan hakları kuşağı olarak Dayanışma Hakları düşüncesinin tartışılmasıyla gündeme gelen çevre hakkı ve çevre hukuku bir yandan çevresel değerlere hukuki güvence kazandırma yoluyla çevreyi koruma, öte yandan somut çevre sorunlarının çözümünde hukuki dayanak oluşturma yoluyla gelişmektedir.
            Çevre hukuku, insanın doğal ve yapay çevresini oluşturan bileşenleri koruyan, geliştiren ve onların hukuksal durumlarını düzenleyen hukuk dalıdır.
            Toplumsal, kamu - özel ayırımını aşan, dayanışmayı gerekli kılan, konusu tüm gezegen ile üzerinde yaşayanlar ve yaşayacaklar olan, uluslararası nitelikte, bilimsel gelişmelerle de çok yakından ilgilidir.
            Temel ilkeleri;
            -Oluşmuş kirliliğin kirleticiye ödettirilmesiyle sınırlı kalmayıp kirliliğin oluşumunu engelleyen önlemleri alma sorumluluğunu da kapsayan KİRLETEN ÖDER ilkesi,
            -Çevreye verilen zarardan KUSURSUZ SORUMLULUK ilkesi,
            -Çevre sorunlarını ortaya çıkmadan engellemeyi ve yatırım öncesi çevre duyarlılığını geliştirmeyi hedefleyen ÖNLEYİCİ YAKLAŞIM ilkesi,
            -İnsanı merkez alan değil çevre değerlerini ve bütün canlıları merkez alma ilkesidir.
            Bu temel özellik ve ilkeler kapsamında değerlendirilmesi gereken Türk Çevre Mevzuatı Anayasanın 56. maddesinde çevre hakkını tanımlayan düzenleme başta olmak üzere Çevre Yasası ve yönetmelikleri ile çağdaş gelişmeleri izlemeye çalışmaktadır.
            Henüz birçok değişik yasadaki çevre konularını ilgilendiren çeşitli hükümler uyumlu hale getirilememiştir.
            Ülkemizdeki genel çevre yaklaşımı hala "önce ekonomi sonra çevre" şeklinde olduğu için   Çevre Yasası'nın 1. maddesi çevre korumanın ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olması gerektiğini belirtmektedir. Çevre ile kalkınma birbirinin karşıtı değildir. İkisini uyumlu hale getiren "sürdürülebilir kalkınma" anlayışı esas alınmalıdır.
            Ceza Hukukumuzda çevreyi zarar veren, halkın sağlığını tehlikeye düşüren ya da zarara uğratan eylemleri suç sayan düzenlemeler yapılmalıdır.
Arena Yazılım Web Çözümleri