YENİ BİR ANAYASAYI GEREKLİ KILAN NEDENLERDEN BİR KAÇI 10.10.2011 | SİYASET MAKALELERİ

Av. İ. Güneş Gürseler
Yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’nin “eksiksiz demokrasi” yolunda yeni bir Anayasaya gereksinimi olduğu ve bunun toplumsal uzlaşma ile gerçekleştirilmesi gerektiği çeşitli kesimlerce dile getiriliyor, hazırlanan öneriler tartışmaya açılıyor. Ancak bu çalışmaların sahiplenilmediğini, toplumsal uzlaşma ve kabulü gerçekleştirebilecek bir gayret ve iyiniyet içine girilmediğini hatta böyle bir uzlaşmanın oluşmasının istenmediğini, her kesimin kendi işine geldiği gibi bir demokrasi anlayışı geliştirdiğini görüyoruz. Oysa yeni bir Anayasa yapılabilmesi için toplumsal uzlaşma tek koşuldur. Toplumu bütünüyle kucaklayan, “kurucu irade” yerine geçebilecek ve hemen herkesin katılacağı bir uzlaşma sağlanmalıdır.
Teokratik devletten laik devlete geçişi devrimle sağlayan cumhuriyetin demokratikleşme hedefini gerçekleştirmesine bugüne kadar izin verilmemiştir. Oysa, cumhuriyet ile   batı tipi bir toplumsal yapı amaçlanmış, düzenin demokratikleşmesi istenmiştir. Atatürk’ün demokrasi inancı çağdaş uygarlık düzeyine olan inancı içinde yer alır. Demokrasi bir araç değil amaçtır. Batı tipi bir toplum yaratma çabası içinde demokrasi, devrimlerin bir amacı değil, sonucudur. Çok partili düzene geçiş de cumhuriyetin kurucularının temel    hedefinin demokrasi olduğunu göstermektedir fakat çok partili süreç demokrasiyi kurumlaştırıp eksiklerini gidermekte yeterince başarılı olamamıştır. Bu başarısızlık nedeni ile hala feodal yapı sürüyor, bu yapı sömürüyü, eğitimsizliği, dinsel ve etnik içerikli tartışma ve ayrışmaları yok edecek gelişmeleri engelliyor.
Çok partili sürecin bu yetersizliğinde, iç dış bir çok nedeni etken olarak sıralayabiliriz ancak toplumsal demokrasi kültürümüzün çok yavaş geliştiğini, sosyo-ekonomik (sınıfsal) bir siyaset ekseni yerine etnik ve dinsel bir eksene göre “sağ”da ya da “sol”da olduklarını ifade etme durumunda kalan siyasi partilerimizin “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru” olamadıklarını unutmamamız gerekir.
İşte yeni bir Anayasaya öncelikle bütün bu tıkanmanın aşılarak sürecin hızlandırılması için    gereksinim vardır.
Sözü buraya getirmişken somut bir örnek üzerinden devam etmek ve “Neden yeni bir Anayasa?” sorusuna bazı yanıtlarımı belirtmek istiyorum. 
Örneğim bir süre önce tartışmaya açılan “SİYASÎ ETİK KOMİSYONU KURULMASI VE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN TASLAĞI” dır. (Bakınız: www.akparti.org.tr/tbmm/tbmmgrup/siyasi%20etik%20kanun%20taslagi.doc) Amacı; “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ve dışarıdan atanan Bakanlar Kurulu üyeleri ile ilgili olarak, saydamlık, tarafsızlık, dürüstlük, hesap verebilirlik, kamu yararını gözetme gibi etik ilkelerin belirlenmesi ve bu doğrultuda görev yapmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinde Siyasî Etik Komisyonunun kurulması, görev, yetki, çalışma usul ve esaslarının, temiz siyaset ve saydamlık ilkeleri çerçevesinde düzenlenmesi” olan Taslağı içinde bulunduğumuz siyaset yapılanmasının ne durumda olduğunu itiraf etmesi nedeni ile önemsiyorum.
Şöyle ki;
Taslağın gerekçe bölümünde neden böyle bir yasaya gerek duyulduğu anlatılırken şu ifadeler kullanılmaktadır:
 
            “Bugün geldiğimiz noktada etik değerlerin siyasi bazda somutlaştırılması ve bunun kanuni bir düzenleme ile gerçekleştirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.”
            “Siyasi yozlaşmanın temelinde kapalılık vardır.”
            “Halen yürürlükte olan ve milletvekillerinin yapamayacakları işleri düzenleyen………Kanunda yer alan bazı hükümler bu amaca hizmet etmektedir. Ancak bu düzenlemelerin siyaset dünyamızın ihtiyaç duyduğu çağdaş siyasi etik, ölçü ve kriterlerin karşılanması açısından yetersiz kaldığı açıktır.”
“Demokrasimiz açısından, temel sorumluluk siyasi partilere ve milletvekillerine düşmektedir. Milletvekilleri ve dışarıdan bakan olanlar; yaşamları, uğraşları, üslupları ve davranışları ile topluma örnek olmalı; erdemli ve ilkeli tavırları ile toplumun güvenini kazanarak demokrasimizin önünü açmalıdır. Ülkemizde milletvekillerinin davranışlarını yönlendiren yazılı kuralların kapsamı ve içeriği, gelişmiş ülke parlamentolarının, yazılı veya toplumun değerlerini yansıtan yazısız kurallarına göre oldukça yetersiz düzeydedir. Siyasi etik yönünde düzenlemelerle, Türkiye Büyük Millet Meclisi; dürüst yönetim ve açık toplum ortamı yaratmanın ilk adımını atacak; batı demokrasilerinde geçerli olan siyaset etiği anlayışının Ülkemizde de geçerli olmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri gerçekleştirerek Ülkemizde de temiz siyasetin kökleşmesini sağlayacaktır.”
“Parlamento üzerindeki olumsuz baskıları kaldıracak, parlamentonun itibarını koruyacak ve kamuoyu ile parlamento arasında köprü oluşturacak bir işlev görecektir.”
 
Gerekçenin tümünden ve özellikle yaptığımız alıntılardan ülkemizde bugün geçerli siyasal yaşamın özellikleri şöyle sıralanabilir:
-                       Etik değerlerin siyaset alanında somutlaştırılması ancak yasa ile sağlanabilir.
-                       Yaşanan kapalılık siyaseti yozlaştırmıştır.
-                       Yürürlükteki bazı yasalar milletvekillerinin yapamayacağı işleri düzenlemektedir ancak bu yasalar yetersiz kalmaktadır.
-                       Ülkemizde milletvekillerinin davranışlarını yönlendiren yazılı kurallar oluşturulmadıkça yaşamları, uğraşları, üslupları ve davranışları ile topluma olumlu örnek olamamakta, erdemli ve ilkeli tavırlarla toplumun güvenini kazanarak demokrasinin önünü açmamaktadırlar.
-                       Parlamento üzerindeki olumsuz baskılar, itibar kaybı ve parlamentonun kamuoyundan kopukluğu ancak yasa ile ve kurulacak etik komisyonu ile giderilebilir.
Gerekçede saptanan siyasal yaşamımızın bu olumsuz özellikleri
demokrasimizin eksikliklerinin sonuçlarıdır ve böyle bir komisyon arayışını ortaya çıkarabilmektedir. Halbuki bu tür bir çözüm yüzeyseldir. Temel çözüm, seçim sistemini, parlamentonun çalışmasını, milletvekilliğini yeniden düzenleyen yeni bir Anayasadır.
 
                Yeni Anayasayı gerektiren bir başka demokrasi eksiğimiz de “yasama” ve “yürütme” erkleri arasındaki ayırımının fiilen işlevsiz kılınmasıdır.
 
Ülkemizde uzunca bir süredir kuvvetler ayrımı fiili olarak yok, üçlü ayırım ikiye indirilmiş durumda. 1924 Anayasası’nın “meclis hükümeti”, günümüzde    “hükümet meclisi” olarak geçerli, yürütme ile yasama bütün olarak bir kuvvet, diğer kuvvet de yargı. Bu kapsamda parlamento yasama ve denetim görevini gerçek işlevi ile yerine getiremiyor. Denetim, gensoru önergelerinin ön görüşmeleri ile sınırlı kalıyor.   Yasama görevi bürokratların yönlendirmesi ile yerine getiriliyor. Hükümet hangi içerikte bir yasa çıkarmak istiyorsa, o yönde talimat veriyor, hazırlatıyor, milletvekilleri de parlamentodan geçirip yasalaşması sürecini tamamlıyorlar. Oluşan boşluğu parlamento dışında yargı dolduruyor. Anayasa Mahkemesi yasaları, Danıştay özelleştirmeden atamalara kadar idari tasarrufları iptal ederek denetliyor. Sonuçta da yargının siyasallaştığı eleştirileri yapılıyor aslında siyasallaşan yargı değil, siyasi sorunların çözümü yargı üzerinden yapılmaya çalışılarak siyaset yargısallaşıyor. Kuvvetler ayrılığını gerçek işlevine kavuşturmak için yasamanın denetim görevini de yapmasına olanak sağlamak ve yargıyı bağımsız kılmak gerekmektedir.
 
Yasama, yürütme ve yargı erklerinin gerçek işlevini kazanmaları buna olanak tanıyan bir Anayasa ve onun düzenlediği seçim sistemi ve siyasi partiler yasası ile gerçekleşebilecektir.
Demokrasimizin gelişmesinin önündeki iki büyük engel bugünkü seçim ve siyasi partiler sistemlerimizdir. Aslında istense yeniden bir Anayasa yapımını beklemeden bu iki sistemi demokrasimizi geliştirecek içeriğe kavuşturabilirdik. Çok az istisnası ile siyasi kadrolarımız bugünkü seçim ve siyasi partiler sisteminin devamından yarar umuyorlar. Onlar sistemi, sistem de bu tür liderleri ayakta tutuyor. Bu nedenle ne kadar iyi niyetle gayret gösterirsek gösterelim, siyasi liderler Türkiye’de eksiksiz demokrasiyi istemedikçe vatandaşlar olarak bizlerin eksiksiz demokrasiyi gerçekleştirmemiz kolay bir iş değil.
Türkiye için temel önerim, iki turlu dar bölgeli seçim sistemine geçilmesidir. Böylelikle seçen ve seçilen arasındaki ilişki en kısa ve en düz hale gelecektir. Bu sistemde özetle; Türkiye birer milletvekilinin seçildiği bölgelere ayrılacaktır, her bölgeden bir milletvekili çıkacaktır, ilk turda yarıyı geçen seçilecektir, yarıyı geçen olmazsa ikinci turda en fazla oyu alan iki parti seçime katılacak ve en fazla oyu alan seçilecektir. Bu sisteme sonuçlar etnik olur, bölgesel olur gibi bir çok eleştiri yöneltiliyor ancak bütün bu sakıncaları da sistemin kendisi giderecektir. Eğer bu yapılmazsa Türkiye’deki kuvvetler ayrılığını, parlamentoyu, milletvekili saygınlığını ve gerçek siyasiyi partiyi oluşturmak mümkün değildir. Bu sistemin bir diğer faydası da aynı dünya görüşündeki partilerin en azından ikinci turda zorunlu olarak tek aday etrafında birleşmelerini sağlamasıdır.
 
Yeni Anayasa arayışlarını haklı kılan bir başka demokrasi eksiğimiz de bağımsız yargı erkini oluşturamayışımızdır.
 
 “Bağımsız savuma bağımsız yargıda, bağımsız yargı gerçek hukuk devletinde, gerçek hukuk devleti eksiksiz demokraside olur.” kuralının yaşama geçirilebilmesi bu içerikteki temel düzenlemenin Anayasada yapılmasına bağlıdır. 12 Eylül Anayasasının kurduğu yargı düzeni bütün eleştirilere karşın değiştirilmemiş, siyasi partiler bağımsız yargı vaatlerini iktidara gelince unutmuşlardır.
Anayasa Mahkemesine üye seçiminden, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ikiye ayrılıp Adalet Bakanlığı ile ilişkisinin kesilerek, hakim ve savcıların teftişlerinin ve tüm özlük işlemlerinin bu kurullarca yapılmasını sağlayacak, kararlarını yargı denetimine açan, savunmayı da içine alan bir yargı erki düzenlemesinin Anayasada yapılması gerekmektedir.
Tüketimin amaç değil araç görüldüğü, “sınırsız büyüme” yerine çevre-ekonomi dengesine dayanan, çevreyi kalkınmanın hem kaynağı hem de sınırı gören bir kültürün egemen olması anlayışını içeren bir Anayasaya gereksinim vardır.
Çevre hakkı” kavramı da çevrenin korunması da diğer bütün insan haklarının gerçekleşmesinde olduğu gibi özünde bir demokrasi sorunu, demokratik katılım sorunudur.
İnsanlığın bugün ulaştığı uygarlık düzeyi ve kazanımlar gelecek kuşaklar pahasına yaratılmış ve yoksul insan sayısı giderek artmış ise hiçbir ekonomi ya da ekonomik sistem başarılı sayılamaz.
Bugünün egemen kültürü “sınırsız tüketim” anlayışına dayalıdır. Çevreci hareket de işte bu egemen kültüre başkaldırı hareketidir. Temel başkaldırı da ekonomi politikalarına yöneliktir. Egemen kültürün dinamiği üretim/tüketim, temel mantığı da daha fazla üretmek ve daha fazla tükettirmektir. Her şey, doğal kaynaklar, teknoloji, üretip tüketmek için vardır. Daha fazla üretip daha fazla tüketmek amaç haline gelmiş ve insanlar tüketim kölesine dönüştürülmüştür.
Üretim ve tüketim düzenleri bu mantık ile ve doğanın yasalarına uymayan bir yıkıcılıkla sürüp gittikçe çevre sorunlarının çözümünde başarı sağlanamaz.
Bu mantığın değişmesi ise tüketimin amaç değil araç görüldüğü, “sınırsız büyüme” yerine çevre-ekonomi dengesine dayanan, çevreyi kalkınmanın hem kaynağı hem de sınırı gören bir kültürün egemen olmasına, bu anlayışın Anayasa’da ve yasalarda yer almasına bağlıdır.
Bu anlayıştan hareketle;
Dayanışma hakları” kavramının kabulü ile   mülkiyet hakkının “doğal dengenin korunması” amacıyla sınırlanabileceği Anayasa’da yer almalıdır.
 “Çevre hakkı” düzenlenirken, gelecek nesillerin haklarını da koruyan anlayış esas alınmalıdır. 
“Ormanların korunması ve geliştirilmesi”ne ilişkin düzenleme ile orman niteliğini kaybeden ya da yanan ormanların yerinde sadece yeni orman yetiştirilmesi, bu yerlerde özel ya da kamusal amaçlı yapılaşmaya izin verilmemesi, başka tür tarım ve hayvancılık yapılmaması sağlanmalıdır.
SONUÇ
Ülkemizde bütün alanlarda gelişimin sağlanmasının temel koşulu eksiksiz demokrasiyi gerçekten isteyerek oluşturup kurumlaştırmaktır. Bu hedefe ulaşmanın yolu öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurum olmasından geçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurum olabilmesi için de siyasi partiler sisteminin ve seçim sisteminin ülkede kuvvetler ayrımını işletecek bir yapıya kavuşturulması gerekir. Seçim sistemi ve siyasal partiler sistemimizi düzeltmedikçe sorunlarımızı çözebileceğimize inanmıyorum. 
 İşte bütün bunları gerçekleştirmenin yasal zemini oluşturacak yeni bir anayasaya ve bu anayasayı gerçekleştirecek toplumsal bir uzlaşmaya gereksinimimiz vardır. Haziran 2009
Arena Yazılım Web Çözümleri