ÇEVRE ZARARININ MANEVİ GİDERİMİ VE BİR YARGITAY KARARI 10.10.2011 | ÇEVRE MAKALELERİ

Av. Güneş Gürseler
 
            Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, Yargıtay Kararları Dergisinin Mayıs 2003 sayısının 686 ve devamı sayfalarında yayınlanan 11.7.2002 tarih, 2001/12708 esas 2002/8915 sayılı kararı ile “çevre zararı” ve bu zararın giderimi konusunda, “çevre hakkı” kavramının günümüzde ulaştığı içeriğe uygun düşmeyen bir görüş ortaya koymuştur.
            Karara ilişkin tartışma Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Bilal Kartal’ın “karşı oy açıklaması” ile başlamaktadır.
            Dava, çevreye verdiği zarar yargı kararları ile saptanan Yatağan Termik Santralinin uzun süredir tam kapasite ile çalışarak davacının kendisi, ailesi, hemşehrileri ve kenti açısından derin üzüntü, endişe ve eleme yol açtığı iddiası ile açılan manevi tazminat davasıdır.
            Yerel mahkeme, santralin idari yargı kararına rağmen çevre kirliliği ile ilgili önlemler alınmadan faaliyetini sürdürdüğü, bunun haksız eylem oluşturduğu, ayrıca Anayasanın 17 ve 56. maddelerine aykırılık oluşturduğu, Medeni Kanunun 24. ve Borçlar Kanunun 49. maddelerine göre manevi tazminat istenebileceği, ancak B.K. nun 43. maddesinin de göz önüne alınması gerektiğine işaret ederek manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne karar vermiştir.
            Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, dava konusu olay yönünden öncelikle “zarar” unsurunun üzerinde durmuş ve “Zarar olmayan yerde hukuki sorumluluk yoktur.” görüşünden hareket ederek kararı bozmuş ve davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
            Kararın gerekçesinin açıklandığı paragrafta aynen; “SOMUT OLAYDA DAVACI, DAVALI TARAFINDAN MEYDANA GETİRİLDİĞİNİ İDDİA ETTİĞİ KİRLİ HAVA NEDENİ İLE BİR RAHATSIZLIĞA UĞRADIĞINI, VÜCUT BÜTÜNLÜĞÜNDE BİR EKSİLME MEYDANA GELDİĞİNİ KANITLAYAMAMIŞTIR. ESASEN DAVA DİLEKÇESİNDEKİ AÇIKLAMALARDAN DAVACININ KİRLİ HAVA NEDENİYLE KENDİSİ, AİLESİ VE HEMŞEHRİLERİ ADINA ENDİŞE DUYDUĞU VE BU NEDENLE MANEVİ TAZMİNAT İSTEDİĞİ ANLAŞILMAKTADIR. GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ DAVACI SAĞLIĞINDAKİ SOMUT BİR EKSİLMEYE DAYANMAMAKTADIR. HUKUK SİSTEMİMİZ BU TÜR BİR ÜZÜNTÜNÜN KARŞILANMASINA İMKAN VERMEMEKTEDİR. DAVALININ SEBEP OLDUĞU İLERİ SÜRÜLEN KİRLİ HAVA DAVACININ SAĞLIĞI YÖNÜNDEN BİR TEHLİKE YANİ BİR İHTİMAL OLUŞTURMUŞTUR. ANCAK AZ YUKARIDA DEĞİNİLDİĞİ GİBİ “İHTİMAL” TAZMİN BORCUNUN DOĞABİLMESİ İÇİN YETERLİ OLMAYIP “ZARAR”IN DOĞMUŞ OLMASI GEREKMEKTEDİR.” görüşüne yer verilmiştir.
            Görüldüğü gibi, davaya konu olayda çevreye zarar veren davalının Borçlar Kanunu 41/1 anlamında sorumluluğu kabul edilmekte ancak bu zararın tazmini için “davacının sağlığında somut bir eksilme” koşulunun gerçekleşmesi gerekli görülmektedir.
            Bu koşul “çevre hakkı” ve “çevre zararı” kavramlarının günümüzde ulaştığı içeriğe, ulusal ve uluslararası mevzuattaki düzenlemelere aykırıdır.
            Bu aykırılık söz konusu karara “karşı oy” kullanan Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Bilal Kartal’ın karşı oy açıklamasında şu şekilde belirtilmiştir:
            “Kişi sağlıklı yaşamak ve doğanın sağladığı olanaklardan yararlanmak hakkına sahiptir. Bu halde, kişinin mutluluğundan ve sağlıklı yaşamından söz edilebilir. Ancak bu halde kişi kendini geliştirebilir, sağlıklı düşünebilir ve üretici konumuna gelebilir.
            Kişi bu değerleri sağlıklı olamayan bir çevrede elde edemez. Çünkü çevre, insanı etkileyen dış koşulların bütünüdür. Her canlı varlık, hatta cansız varlıklar da, çevredeki fiziksel ve kimyasal ortama göre biçimlenirler, sağlıklı ya da sağlıksız olurlar. Bunun içindir ki, Stockholm Konferansında; “insan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir.” ilkesini kabul etmiştir. Bu bildiri bağlayıcı olmasa da, önemli bir belge olarak göz önünde tutulması gerekir. Çünkü bütün insanlar, özellikle doğanın sağladığı olanaklardan yararlanma hakkına sahiptir. Bu bir çevre hakkıdır. Bu hakkın varlığı için, bir yasal düzenlemeye gereksinme bulunmamaktadır. İnsanın varoluşu ile doğada var olan çevre hakkı da varlık kazanmaktadır. Çevre hakkının varlığı, insan haklarının temelini oluşturur. İnsanın değerine, onuruna ve gelişmesine engel teşkil etmeyecek bir çevrede yaşaması, yaşamın vazgeçilmez bir unsurudur. Böyle bir olumsuzluğun, kişinin ruhsal fiziki ve bedensel bütünlüğünü bozacağı doğaldır.
........................
            Davacının aynı çevrede yaşadığı, oturma yerinin ve işinin aynı kentte olduğu bu kentin davalının eylemi nedeni ile kirletildiği açıktır. Böyle bir durumda davacının zarar görmediğini, hatta, yaşamında, verimli çalışmasında ruh dengesinde bir olumsuzluğun bulunmadığı söylenemez.
........................ doğayı kirletenin ve bozanın kusursuz sorumlu olduğu kuralı getirilmiş ve ayrıca verilen zararın da genel hükümlere göre ödetilmesi gerektiği açıklanmıştır. Bundan şu ilkeler çıkarılabilir. Kirleten öder ilkesi ve önleyicilik ilkesidir. Ayrıca, yasadaki bu düzenleme ile bir kusursuz sorumluluk ilkesi getirilmiştir. Diğer bir anlatımla, doğan zarardan dolayı kusurunun bulunmadığını, zarar veren yani davalı kanıtlayacaktır.
.......................... davacının aynı çevrede yaşadığı,oturma yerinin ve işinin aynı kentte olduğu bu kentin de davalının eylemi nedeniyle kirletildiği açıktır. Böyle bir durumda davacının zarar görmediğini, hatta, yaşamında, verimli çalışmasında ruh dengesinde bir olumsuzluğun bulunmadığı söylenemez. Bu denli açık bir olguyu davacının kanıtlaması da gerekmez. Bu olgu, termik santralin çevreyi kirlettiği ve bu kirliliğin de ürün, kişi ve çevre üzerindeki olumsuz etkisidir.”
            Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin kararını değerlendirirken, çevre hukukunun temel ilkelerini oluşturan “kusursuz sorumluluk” ve “kirleten öder” ilkeleri ile “çevre hakkı” ve “çevre zararı” kavramlarının Sayın Başkan’ın görüşlerinde ifadesini bulduğunu öncelikle belirtmemiz, bu ilke ve kavramları biraz açmamız,   çevre hukukunun bir diğer temel ilkesi “önleyici yaklaşımın” üzerinde durmamız gerekiyor.
            Çevre hukukunun dayandığı en temel ilke “önleyici yaklaşım”dır. Çevreyi kirletenlerin kirlenmeden sorumlu tutulmaları ve meydana gelmiş kirliliğin giderilmesi son derece önemlidir. Ancak, temel hedef çevrenin kirletilmesinin önlenmesi olmalıdır. Daha açık bir anlatımla çevre hukukunun temel yaklaşımı, çevre sorunlarını ortaya çıkmadan engellemeyi ve yatırım öncesi çevre duyarlığını geliştirmeyi ve çevre zararını önlemeyi hedefleyen bir doğrultudadır.(1)
 
            “Çevre zararı”
 
            “Zarar, hukukun koruduğu maddi ve manevi varlıkların, bunlara yapılan bir tecavüzün gerçekleştirilmesinden önceki ve sonraki durumları arasındaki farkı anlatır. Hem maddi, hem de manevi zararı içine alır. Çevre zararı ya da çevresel zarar geniş bir kavramdır. İçinde ekolojik zarar da vardır. Ekolojik zarar dışında kalan başka zarar öğelerini de içermesi, çevre zararının kapsamını genişletmektedir. Örneğin, doğal çevrenin flora ve fauna gibi öğeleri, ekosistemin bütünü, ekolojik süreçler, peyzaj değerleri, kültürel çevre ve güzelduyusal (estetik) çevre öğeleri çevresel zarar kavramının türlü öğeleridir.
            Çevresel zararın tanımına ulusal ve uluslararası hukuk metinlerinde rastlanmaması güçlük yaratmaktadır. Çoğu kez, çevreye verilen zararlar, insana ve mülkiyete verilen zarardan sonra gelmektedir. İnsan ve mülkü ön plana çıkarılınca , çevreyi zarardan etkilenen bir varlık olarak görmek olanağı kalmıyor. Burada, antroposantrik (insan merkezli) ve çevre merkezli (ekosantrik) yaklaşımlar arasındaki fark kendini açıkça göstermektedir.
            Özel Hukuktaki alışılagelmiş zarardan farklı olarak, çevresel zarar toplu, yaygın ve genel bir nitelik taşır. Belli bir etkinliğin yapıldığı yerden uzakta da duyumsanacağı gibi, aradan pek çok yıl geçtikten sonra da etkisini duyumsatabilir. Çevresel zararlardan bir çoğu, geriye dönülmesi olanağı bulunmayan zararlardır. Yukarıda belirtilen zarar ve çevre zararı kavramları arasındaki fark nedeniyle, geleneksel sorumluluk hukukunda asıl ilgi mülke, yani bireyin mal varlığına verilen zararın ölçülmesine yöneldiği halde; yaşam kalitesi, doğanın güzelliği gibi para ile ölçülmesi olanaksız ve bireylerin mal varlığının bir parçasını oluşturmayan çevre öğelerindeki bozulmalar her zaman dikkate alınmaz. Çevre Yasası, zararı tanımlamamış, kapsamını belirleme işini mahkemelere bırakmıştır. Yasanın tanımlara ayrılmış olan maddesinde de, kirlenmenin tanımı yapıldığı halde, bozulmadan ne anlaşılması gerektiği belirtilmiyor. Oysa, bozulma kirlenmeden daha geniş bir kavram.”(2)
            Görüldüğü gibi “çevresel zarar” kavramı içinde kimsenin mülkiyetinde olmayan sahipsiz çevrenin uğradığı zarar da vardır. Bu zararın giderilmesini kimin isteyeceği ayrı bir konudur. Konumuz, kimsenin mülkiyetinde olmayan, tüm canlıların yaşamını sağlayan doğal çevreye verilen zarardan etkilenip bedensel ve ruhsal bütünlüğü zarar görenlerin uğradıkları manevi zararın giderimidir.
            Doğrudan bir tanım yapmayan Çevre Kanununun; 28. maddesindeki “Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı sorumludurlar” hükmü ile    çevre zararının, “kirlenme ve bozulmadan doğan zararlar” olarak tanımlanabileceği değerlendirilmektedir. “Bu zararlar ise doğrudan çevrede meydana gelen zararlar olabileceği gibi, bunlar dolayısıyla üçüncü kişilerin uğrayacakları zararlar da olabilir. Ayrıca maddede yer alan “çevreye zarar verenler” ifadesi ile “çevreye zarar verme” olgusuna, dolayısıyla çevre zararı kavramının ekolojik boyutuna temas edilmektedir. Bu yüzden Çevre Kanunu’nda geniş anlamda çevre zararının benimsendiğini söylemek, hükmün kaleme alınış biçimi karşısında yanlış olmaz.”(3) Çevre zararı kavramının sorumluluk hukukundaki klasik anlamı içinde ele alınmayarak buna dinamik bir yaklaşımla günün koşullarına uygun bir içerik kazandırılması gerektiği doktrinde ve uygulamada kabul edilmektedir.(4)
            Çevre Yasasının 28. maddesi, “Kirletenin sorumluluğu” kenar başlığı ile, “Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar.” hükmü ile “kusursuz sorumluluk” ve “kirleten öder”   ilkelerini düzenlemiştir. Bu sorumluluk çevreyi kirletenlerin ve çevreye zarar verenlerin sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumlu tutulmalarını içeren “objektif” sorumluluktur. Bir gerçek veya tüzel kişinin doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirlenmesine sebep olan herhangi bir faaliyeti, onun kirlenmeden doğan zarardan sorumlu tutulması için yeterlidir.(5) Yargıtayımızın çeşitli kararlarında bu sorumluluğun “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olduğu ifade edilmiştir.(6)
            Çevre kirlenmesinin topluma ve kişilere verdiği zarar Çevre Yasası dışında ve daha önce Türk Medeni Kanununda da düzenlenmiştir. Taşınmaz malikinin sorumluluğunu düzenleyen 730. madde ve komşu hakkını düzenleyen 737. madde bu kavramlar çerçevesinde çevre sorunlarını değerlendirmiştir. “Herkes, taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkilerini kullanırken ve özellikle işletme faaliyetini sürdürürken, komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlüdür. Özellikle, taşınmazın durumuna, niteliğine ve yerel adete göre komşular arasında hoş görülebilecek dereceyi aşan duman, buğu, kurum, toz, koku çıkartarak, gürültü veya sarsıntı yaparak rahatsızlık vermek yasaktır.” Yargıtayımız bu kavramları geniş yorumlayarak Çevre Kanununun 28. maddesindeki değişiklikten önce çevre zararını ortaya koymuştur. Örneğin, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.4.1985 tarih 2902-3735 sayılı kararında; “İyi çevre ve yer seçimi yapılmadan, kentlerin gelişme sahasında kurulan bir sanayi tesisinden oluşan her türlü zararlara işletme sahibi katlanmak zorundadır. Bu zararlar, önceden yapılacak çok iyi yer seçimi ve işletme safhasında alınacak yeterli önlemlerle azaltılabilir, zarar doğduktan sonra karşılanması kaçınılmazdır.” içtihadında bulunmuştur.(7)
            Çevreye zarar verici eylemlerin belirlenmesinde ya da çevre zararının tanımında diğer ölçüt de Çevre Kanunu kapsamında çıkarılan yönetmeliklerdir. Gürültü Kontrol Yönetmeliği, Hava Kalitesine Kontrol Yönetmeliği, Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği gibi yönetmeliklerde teknik olarak belirlenen sınırlara uyulmaması çevre zararını oluşturmaktadır.
 
            “Çevre Hakkı
 
            Çevre hakkı, BARIŞ HAKKI, GELİŞME (KALKINMA) HAKKI, İNSANLIĞIN ORTAK MİRASINDAN YARARLANMA HAKKI ile birlikte üçüncü kuşak insan hakları listesi içinde yer alan, “çevre”nin tüm hakların kullanılabileceği mekanı oluşturması nedeni ile de tüm hak ve hürriyetlerin varlık ve geçerlik şartı olarak nitelenen bir insan hakkıdır.(8) İnsan hakları ise, bütün insanlara insan oluşlarından dolayı tanınması gereken haklar bütünüdür. Çevre hakkı, bu bütün içinde en temel insan hakkı olan yaşam hakkının, insan olmanın bir uzantısıdır.(9) Bu niteliği ile çevre hakkı sağlıklı ve dengeli bir biçimde yaşama hakkını ya da insancıl yaşam koşullarını tehdit eden her türlü çevre sorunun kaynağına karşı direnme hakkını ve talep hakkını içerir. Anayasamızın 56. maddesi de bu tanıma “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.” düzenlemesini yaparak katılmıştır.
            Gelişen özgürlük anlayışı içinde çevre hakkı, bazı önemli haklarla çatışan ve onları sınırlayan bir niteliğe kavuşmuştur. Çevre hakkı, mülkiyet hakkının kabul edilebilir gerçek sınırını oluşturmaktadır. Günümüz ekonomisinde devlet müdahalesinin yeri gittikçe azalırken, çevre hakkının kamu yararına sınırladığı hak sayısı artmaktadır. Serbest piyasada devlet müdahalesi zayıflarken, çevre müdahalesi ve çevre hakkının baskısı artma eğilimi göstermektedir.(10)
            Çevre hakkının bir diğer özelliği de bu haktan yararlananların sadece bugünkü kuşaklar olmamasıdır. Sağlıklı ve dengeli bir çevre bugünkü kuşakları ilgilendirdiği kadar hatta daha da fazla gelecek kuşakları ilgilendirmektedir.
            Çevre hakkını tüm hak ve hürriyetlerin varlık ve geçerlik şartı olarak gördükten sonra bu hakkın çiğnenmesinde “her türlü zarar” anlayışından uzaklaşarak bunu “doğrudan zarar” olarak yorumlamak yerinde değildir. Kirli havayı solumak,   sağlığa zararlı maddeler+
 olduğunu bile bile bu havayı solumak dışında bir seçeneği bulunmamak, bu durumun kendisine ve yakınlarına vereceği zararın sıkıntı ve üzüntüsünü yaşamak çevre hakkının çiğnenmesine açık bir örnektir. Uğranılan zarar da doğrudan işte bu üzüntü ve sıkıntıdır.
            “Kimi durumlarda, kirletilen çevreden özellikle hava ve su kirlenmesinden etkilenerek zarara uğrayan kişi ve şeylerin gerçek zararını tespit güç olabilir. Devamlı olmayan ve izleri kısa zamanda silinebilen koku, gürültü gibi çevre zararlarının kanıtlanması da zordur. Bütün benzeri hallerde Borçlar Kanunu m. 42/II’den hareketle hakim, “halin mutad cereyanını....nazara alarak” adaletli olacak bir tazminat miktarına hükmetmelidir.”(11)
Maddi tazminat için geçerli olan bu yaklaşım B.K. 47. ve 49. maddeleri kapsamında manevi tazminatın belirlenmesi açısından da yargıca takdir yetkisi tanımaktadır. “Çevre Kanunu’na göre de bu koşullar altında manevi zararın tazmini istenebilir.”(12) Kişi zararı, bir insanın ölmesi ya da vücut bütünlüğünün çiğnenmesi sonunda malvarlığında meydana gelen azalmadır. “İnsanın vücut bütünlüğünün ihlali, fiziksel veya ruhsal bakımdan zarar görmesi biçiminde gerçekleşebileceğinden, çevre kirliliği yüzünden insanlarda ortaya çıkabilecek psikolojik rahatsızlıklar, örneğin uykusuzluk, iştah kaybı, korku vb, bu kapsama girer. Dolayısıyla bu ihlaller sonucunda ortaya çıkacak maddi ve manevi eksilmeler ve bozuklukların tazmini istenebilir.”(13) (14)
 Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 9.1.1975 tarih 1974/3975E 1975/82 sayı ile bu tür ihlallerde emsal oluşturacak bir karar vermiştir; “Davalılara ait tezgahların çalışması sırasında çıkan gürültüden davacının fazlasıyla rahatsız olacağı, uyuyamayacağı, iki kişinin konuşmasının dahi anlaşılamayacağı yerinde yapılan keşfe ait bilirkişi sözlerinden anlaşılmaktadır. Davacının evinde durulamaz dereceye vardırılan gürültü hoş görürlükle karşılanamaz. Komşu hakkının korunması öncelikle gelir.”(15) Çeşitli gürültü, hava ve su kirliliğine maruz kalan bir kimsenin böyle bir ortamda hastalanma riskinin artması karşısında içine düştüğü korkunun ve yaşadığı psikolojik rahatsızlıkların tazmini gerekmektedir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi de    çimento fabrikasının çıkardığı zehirli gaz ve toz artıklarının Çorum il merkezinde tüm canlılara verdiği zararlara ilgili olarak 25.12.1981 tarih 1981/14350-14955 sayılı kararında çevre ve çevre zararını nasıl değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir; “Bencil ve hoyrat bir dünyada tek başına yaşaması olanaksız olan insan oğlunun sanayileşme çabası içerisinde doğayı unutup çevreyi kirlettiği ve komşuluk müessesesini de geçmişte bıraktığı bir gerçektir. Sosyo-ekonomik koşulların büyük çapta değişip gelişmesi ve teknolojinin aşırı bir hızla ilerlemesi sonucu olarak, çağımızda birlikte yaşamayı zorlaştıran, ağırlaştıran sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Özellikle fabrikaların duman, gaz ve artıkları yalnız insanı değil doğayı bile rahatsız etmekte ve hatta insan yaşamını dahi tehlikeye sürüklemektedir. Kentteki hayvan varlığı, doğadaki bitki örtüsü ve özellikle evrenin en kutsal varlığı sayılması gereken insan sağlığının korunması karşısında gerekli önlemlerin alınması için harcanması zorunlu görülen para ve uygulanacak projenin kapsamı hemen hiç değerindedir.”(16)
Çevre zararı kavramının değerlendirilmesinde ulaşılan çağdaş boyut çeşitli ülkelerdeki mahkeme kararlarına da yansımaktadır. “Fiziksel zarar fiziksel yaralanmaların dışına çıkarılmış, fiilen zarar görmedikleri halde tehlike alanı içinde kalanlar, yani riske yakın olanlar da mağdur sayılmıştır.” Bu değerlendirmeler sonucu, çevre felaketine uğrayan bölge sakinleri uğradıkları psikolojik zarardan dolayı tazminata hak kazanmaktadırlar.(17)
B.K. 46. ve 47. maddesindeki “cismani zarar” kavramına ruhsal bütünlüğün çiğnenmesi, sinir bozukluğu veya hastalığı gibi hallerin girdiğini kabul eden Yargıtay kararları vardır.(18) Vücut bütünlüğü sadece fiziksel bütünlük değildir, ruhsal ve sinirsel bütünlüğü de kapsamaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 16.2.1993 tarih 93/7876E 94/5878 sayılı kararında; çevre zararının kişisel haklara saldırı niteliğinde olduğunu ve çevre ihlallerinde, zarar görenlerin manevi tazminat hakları olduğunu kabul etmektedir;
“Dava konusu kesilen çınar ağacı, İstanbul’da Beşiktaş-Ortaköy yolu üzerinde bulunan 70-80 yaşlarındaki çınar ağaçlarından biridir. Çınar ağaçlarının kentin bu kesiminde oluşturduğu toplu görünümün (peyzaj) yarattığı güzellik (estetik) tartışmasız bir olgudur. Bu nitelikteki görünümler, bireylerin duygusal veya manevi sevinç, coşkuları açısından gereksinimlerini karşılayarak insanın ruhsal bütünlüğünün korunması ve gelişmesine etkili olurlar. Çağımızda güzel, temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir insanlık (kişilik) hakkı kabul edilmesinin nedeni budur.
……….
Tüm bu nedenlerle Beşiktaş-Ortaköy yolu üzerinde bulunan asırlık çınar ağaçlarının oluşturduğu “toplu görünümün yarattığı doğal güzelliği” bir tanesini de olsa keserek atmakla ortaya çıkan zararı ağacın yapacak ve yakacak değeriyle nesnel olarak ölçmek çağımızın çevre, doğa inançlarıyla bağdaşmaz.
O halde; davacının peyzaj yabancı sözcüğü ile anlatmak istediği zarar kavramını, “özel hukuk sorumluluğunda kapsamını nitelik ve nicelik açısından giderek geliştiren manevi zarar” olarak nitelendirmek gerekir.
Davacı Belediye, belde insanlarının oluşturduğu tüzel kişiliği olan bir topluluktur; bu nedenle varolan bir kültür varlığının yok edilmesiyle oluşan toplam zararı istemeye hakkı vardır.
Bu nitelikteki kültür değerlerin korunması kadar şu veya bu nedenle bozulması, zarar görmesi durumunda hukuka aykırı eylemlerin yargı önünde hesabının sorulması ve hakkın elde edilmesi de o beldede yaşayanların çevreye bağlılığını ruhsal bütünlüğünü güçlendireceği de unutulmamalıdır. Hakkın elde edilmesinin bu sonuçları sağlaması için, yargılama sonucunun etkin bir düzeye erişmesi de gerekir. Mahkemenin, hatalı bir bakış açısı içinde 50.000.000 liralık çok ılımlı isteği karşılık verdiği 1.221.413 lira tazminat bu etkinliği sağlayacak düzeyde değildir.
…………………Çevre ve doğal güzelliklerin değerinin her olay için aynı matematik ölçüyle belirlenmesinde yargılama sanat olmaktan çıkacağı gibi adaletin somutlaştırılması (hakkaniyet) gerçekleşemez.”(19)
Yargıtayın bu yorumu temiz ve sağlıklı çevrenin insanın kişisel varlığı ve böyle bir ortamda yaşamanın da kişilik hakkı olduğunu ortaya koymaktadır. B.K. 49. maddedeki “kişisel haklar” kavramı ile kişinin “kişisel varlığı” amaçlanmaktadır. Kişisel hakları, kişinin kendi hür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlar. Bu hak insanın doğumu ile kazanılan ve kişiliğe bağlı olan bir haktır. Hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, din, dil, düşünce ve ekonomik çalışma özgürlüğü, şeref, haysiyet ve itibar, ün, ad, sır ve resim hep kişisel varlıklardır. İşte bu kişisel varlıkların zarar görmesi manevi tazminatın ön koşuludur.
Bütün bu değerlendirmeler karşısında, en önemli çevre sorunlarından biri olan hava kirliliğini yaşayan, kirli havayı soluyan ve bu kirliliğin yarattığı çevresel zarar ve değişimi gözleyen duyarlı bir insanın kendisi, ailesi, ülkesi, tüm insanlık ve gezegenimiz için duyduğu endişeyi ve bunun yarattığı ruhsal ve sinirsel rahatsızlığın manevi tazminatı gerektirdiği kabul edilmelidir. Bu anlayış oluşmaz ise insanlardaki çevre bilinç ve duyarlığının artmasını beklememiz yersiz olur. Çevre sorunlarına çözüm aranabilmesi insanların bu sorunlardan etkilenebilmesi, duyarlılıklarının düzeyine bağlıdır. Yanan ormanların, erozyonla akıp giden toprakların, canlı yaşamaz hale gelen denizin, solunamayan havanın, küresel ısınma sonucu eriyen kutupların endişe duyulmayacak olaylar olduğunu, bunların insanın yaşam kalitesini ve buna bağlı olarak fiziksel ve ruhsal vücut bütünlüğünü etkilemeyeceğini kabul edersek çevre sorunlarına nasıl çözüm aranır?
B.K. 41. madde kapsamında sorumlusu belirlenen bir çevre zararından manevi tazminatı gerektirecek kadar etkilenilebileceğinin kabulü çevreyi kirletenler için ayrı bir caydırıcı unsur olacaktır.
Çevreye duyarlılığı yürütme organından ilerde olan yargı organımızın bu konuda da duyarlılığını göstereceğine ve önceki kararları ile oluşturduğu anlayışı koruyacağına inanıyoruz.16.9.2003
 
 
 
KAYNAKLAR
 
 
(1)    GÜRSELER, Güneş, “Türkiye’de Çevre Hukuku Üzerine Genel Bir Değerlendirme” Türkiye Barolar Birliği Dergisi. 1999 sayı: 3, sayfa: 815
(2)    KELEŞ, Prof. Dr. Ruşen, ERTAN, Dr. Birol, “Çevre Hukukuna Giriş”, Ankara 2002, sayfa:166-167.
(3)    YONGALIK, Dr. Aynur, “Çevre Sorumluluk Sigortası”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, Ankara 1998, sayfa:27.
(4)    KUNTALP, Prof. Dr. Erden, “Medeni Hukuk Açısından Çevre Kanunu’na Bakış”, Çevre Kanunun Uygulanması, Türkiye Çevre Vakfı Yayını, Ankara Kasım 1999, sayfa:28.
(5)    GÜRSELER, Güneş, adı geçen makale, sayfa:814
(6)    Yargıtay Kararları Dergisi, Mayıs 1989, sayfa:946
(7)    KUZU, Doç. Dr. Burhan, “Sağlıklı ve Dengeli Bir Çevre’de Yaşama Hakkı”, Fakülteler Matbaası, İstanbul 1997, sayfa:69
(8)    KUZU, Doç. Dr. Burhan, a.g.e. sayfa:9
(9)    GÜRSELER, Güneş, “Dikkat Dünya Tektir.” Ümit Yayıncılık, Ankara 1992, sayfa:90.
(10) GÜRSELER, Güneş, “İnsan Hakları mı, Sanığın Hakları mı”, Yeni Türkiye Çevre  
            Özel Sayısı, Temmuz-Ağustos 1995, Sayı:5, sayfa:150
(11) TOPÇUOĞLU, Metin, “Çevre Hakkı ve Yargı”, Türkiye Çevre Vakfı, Ankara
1998, sayfa:194.
(12)  YONGALIK, Dr. Aynur, a.g.e. sayfa:43.
(13) YONGALIK, Dr. Aynur, a.g.e. sayfa:45.
(14) AKINCI, Müslüm, “Türk Çevre Hukuku”, Kocaeli 1996, sayfa:166-167
(15) Yargıtay Kararları Dergisi, Kasım 1975, sayfa:114.
(16)          “                   “           “        Temmuz 1982, sayfa: 921.
(17) TURGUT, Doç. Dr. Nükhet, “Çevre Hukuku”, Ankara 1998, sayfa:508-509.
(18) KARAHASAN, Mustafa Reşit, “Sorumluluk ve Tazminat Hukuku”, Ankara 1981,
sayfa: 1150.
(19)      Ankara Barosu Dergisi, 1994/4, sayfa:622-623                       
Arena Yazılım Web Çözümleri